Hergün Check-Up Yaptırıyorum, Hem de Bedavaya!

Evet. Hergün check-up yaptırıyorum; hem de dünyanın en ileri seviyedeki laboratuvarlarında ve en ileri tetkik cihazları ile; alanında en uzman olan kişilerinden oluşan bir heyet sonuçları değerlendirip gerekli  tedaviyi anında uyguluyorlar.  İlave olarak bu işlemler sırasında çok eğleniyorum; olayın en ilginç ve çekici tarafı da bu konuda hiçbir ödeme gerektirmemesi.

Bu sayede obezite, diabet, kolesterol, tansiyon gibi çağımızın hastalıklarından önleyici hekimlik kapsamında uzak durduğumu görüyorum; sonradan başa gelebilecek dementia yelpazesinde yer alan Alzheimer, Parkinson vb hastalılardan da yeterince korunabileceğimi öğreniyorum, okuduğum ve araştırdığım en yeni bilimsel yazılar kapsamında; bedenimin ve beynimin sınırlarını keşfediyorum ve her yeni adımda bu sınırların nasıl esnek, geliştirilebilir olduğunu yaşayarak öğreniyorum.

Yıllardır muzdarip olduğum basit, hiçbir doktorun yardım edemediği,  fakat ileride sorun oluşturabilecek sorunlardan hem kurtuldum hem de tekrar karşıma gelirlerse nasıl mücadele edeceğimi öğrendim. Anatomi öğrendim, EKG okumasını öğrendim. Başıma gelen basit sakatlıklarla nasıl baş edeceğimi öğrendim; shin-splints, iliac crest, piriformis tibia, femur, hamstring, quadriceps gibi kendi bedenimdeki olayları, parçaları tanıdım.  Sürekli güncel, ağızda sakız ve fakat faydası olmayan bir çok diyet palavralarına inat ne yemem gerektiğini, neyin neye iyi geldiğini, karbonhidrat, protein nedir, ne zaman ne kadar yenir öğrendim, uyguladım, sonuçlarını gördüm.

Bu check-up ve işlemler sırasında pek çok yeni ve değerli kişilerle tanışıyorum, her yaş, her ilgi alanı, her şehir, ülkeden. Bir çok organizasyonlara katılıp iyi vakit geçiriyorum, sürekli yeni yerler gezerek görerek kendimi geliştiriyorum.  Şehirlerin ana caddelerin tam ortasında trafik korkusu olmadan geçiyorum. Bu sayede hiç bir harita, basılı ya da cep telefonu apps tüm caddeleri herkesten iyi öğreniyorum. Ayrıca konu ile ilgili klasik yapıtları ve yeni buluşları okuyarak ayrı bir uğraş alanı da edinmiş oldum.  Bu sayede yeni teknolojik gelişmeleri ve inovatif ürünleri takip eder ve kullanır duruma geldim. 

Bütün bu olaylar rüya ya da hayalimde değil fakat çok basit bir girişimle başladı, devam ediyor?

Ne olabilir????

Cengiz Yardibi,

Ankara, Nisan 1, 2018

Eymir Göl Koşusu

Ankara’nın koşucularının heyecanla bekledikleri an sabahın erken saatlerinde Eymir’de başlayacak bir tur demektir; mevsime göre kâh karanlıkta, kâh sıfırın epey altı soğuklarda.  Koşu şekilleri oluşturulmuştur çoktan:  Çalışanlar için  hafta sonu oluşturulan gruplar,  bazen arkadaşlarla, bazen hemen orada oluşturulan birliktelikler ve bazen de  tek başımıza, kimi zaman buz tutmuşken, kimi zamansa Eymir’in meyve ağaçları çiçeklenirken ama çoğunlukla hep erkenden gölün kıyısında buluruz kendimizi. Yabancılar sanki daha bir önem veriyorlar ve koşuyorlar. Fakat hangi şekilde olursa olsun mutlaka çok erken koşmak gerekir: Öğleye doğru akın akın piknik yapmaya yada ille de tüm yolu kaplayacak şekilde yayılarak gezmeye gelenler,  gruplar halinde bisiklete binmeye çalışanlar ve nasıl bir zevk ise araba ile tur atmaya gelenlerin kurdukları barajlara takılmamak için. Hangi kapısından başlanırsa başlansın, 10.5 kilometrelik parkuru tamamlamadan Eymir’den çıkamayız; zaten arabamızı park ettiğimiz yere erişmek için en az bir tur atmak gerekir.

eymir6

Ankara’nın sporcuları yine iyi bilirler ki, Eymir bu kentin tüm sakinlerine ama en çok da kendilerine ayrılmış özel bir köşesidir. Gölü ve onu çevreleyen patikaları arşınlamak bizler için sadece bir hedef değil aynı zamanda bir ayrıcalıktır da. Başkaca da bir güzelliği, koşu imkanı yok gibidir bu kocaman ve baş şehirde;  ODTÜ tarafından oluşturulmuş bu cennet olmasa…

İşte bu yüzden Eymir’e sahip çıkmak, doğasının bütünlüğünü korumak, hepimiz için bir yaşam alanı oluşturan gölün ve çevresinin yapılması planlanan yollarla dokusunun bozulmasına karşı hep orada olacağımızı göstermek için EymirGöl Maratonu’nda buluşuyoruz, 12 Kasım Pazar sabahı, ORDOS tarafından organize edilen bu olay için.

Eymir Gölü çevresi bir tur yaklaşık 10.5 K, iki tur 21K ve dört tur 42K olarak tam bir hazır parkurdur; yükseltiler de fazla değildir: Bir turun yaklaşık yükseklik kazanımı 100 metre olarak saatimde hesaplanıyor.  Bu nedenle her türlü koşu organizasyon için büyük kolaylık sağlar.

Aynı gün, 12 Kasım, İstanbul Maratonu (Gerçi Türkiyenin en büyük maratonu olarak lanse edilen bu olaya katılımda çok az ve yıl geçtikçe bu sayı düşüyor, özellikle de Türk Bayan Maratoncu erimiş) 1  ve olayın çok geç organize edilip duyurulması nedenleri ile katılımın çok fazla olması beklenmiyor; butik tarzı bir koşu olacak. Önce saat sekizde maraton  onda yarı-maraton ve on birde ise son olarak 10K yarışları başlayacak. Kayıt olup, koşu numaralarını aldıktan sonra benim katılacağım yarı-maraton için bekliyorum. Yirmi gün önce Kapadokya Ultrada 60K koştuğum için yarı maraton daha mantıklı; zaten yine geç haber alındığından maraton için hazırlık fırsatı olmadığından zorlamamak gerekli diyor uzmanlar. Yaklaşık otuz kişi var her yaştan.
 İstanbul Maraton Katılım:  Erkekler: Başlayan 1620, Bitirebilen : 1483, TUR:1067, Yabancı 416 –  Kadınlar: Başlayan 268, Bitirebilen : 222, TUR:82, Yabancı.140.

Gerek çapı, gerek bilinirliği gerekse yeniliği nedeni ile koşu derecesi ve seyri fazla önemli olmadığından koşu detaylarına fazla girmek istemiyorum. Zaten önde gelen atletlerin İstanbul’da olması nedeniyle fazla iddialı ve sürükleyici koşucular görünmüyor ortalarda. Hava da çok müsait koşmaya. Ne güzel: Sakin, huzurlu bir koşu olacak gibi. Çıkıştan hemen sonra en önde oluşturduğumuz üç kişilik grupla 6-7 kilometre gidiyorum. Sonra bizim gruptaki bir genç ileri atılıyor ve ilk tur sonunda dördüncü pozisyonda önlerdeyim. İkinci turda ilk turda önde gidene yetişiyoruz baştan beri koşu arkadaşım kalan genç kızımızla. Yarış sonuna doğru yanımdaki gence yol veriyorum ve fazlaca bir ölçüm teknik ve doğruluğu bulunmayan yarışı iyi bir derece ile ve çok rahat bir şekilde bitiriyorum. Artık uzun kilometreler koşmuş biri olarak bu mesafeler fazla görünmüyor gözüme: Sadece yirmi kilometre mi? Geçerken bir koşayım antrenman olur diye hava atabiliyorum kendi kendime tabi. Bu arada dört yıl önce koşmaya, henüz yeni başladığım dönemde; 10K nasıl koşulur diye endişe ederken, nasılda uzun ve zor bir olay olarak gözüme büyüttüğüm geliyor aklıma, yarı-maraton denince… Ankara, 12 Kasım 2017…

!!!!!!!!!!!!!   Ana Sayfa için buraya tıklayınız   !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

 

Akademik Deneyim

2017 yılına girerken  hedefler listesinde durum şu şekilde idi:

Hedefler

-60+   yaş   : Üniversite Ders verme
-61-65 yaş :Olimpik Triathlon
-70 yaş      :  Maraton Devam…
-80 yaş      :  Yarı-Maraton
– …. yaş      : Hatıraları bir kitapta derlemek
-…… yaş      :  Dahası var

Gerçekleştirilenler

√ 60 yaş: Ph.D. İşletme,
√ 60 Yaş: İlk Maraton; 3h:46m
√ 58 yaş: Uzun mesafe koşu başlama
√ 48 yaş:  3 yıl süre ile ud dersleri
√ 40 yaş:  Özel sektör başlangıcı.
√ 37 yaş:  MBA

Bu hedeflerden en yakın olan “Üniversitede Ders Verme” olayı da 2017 yılı ilk yarısında erişilen bir olay olarak gerçekleşti. Her ne kadar Ankara’da bir üniversitede ders verme benim için daha uygun olsa da, yerleşik düzen açısından, gerek Ankara’nın bu konuda çorak olması ve gerekse buralara talebin fazla olması nedeniyle bu hedef İstanbul’da gerçekleşmiş oldu.

İstanbul Gelişim Üniversitesi Avcılar’da standart “Third-Tier” bir vakıf üniversitesi. Öğrenci sayısı açısından vakıf üniversiteleri arasında ilklerde, fakat gerek öğrenci başarı sıraları gerekse öğretim üyesi yerleşikliği açısından klasına uygun bir düzeyde. Ancak gerek mevcut akademik kadro gerekse yönetimdeki gençler iyi niyetli, gayretli ve güler yüzlü geldi bana.

Ekim 2016 girdiğim YDS-İngilizce sınavından aldığım yüksek not sayesinde İngilizce İşletme Bölümünde Yrd. Doç.Dr. olarak 61 yaşımda akademik hayata adım atmış oldum. Bir masa, bir laptop ile altı kişilik bir ofis odasında göreve başladım. Ve aynı gün, 6 Şubat 2017, ilk dersime girdim: “Business Administration”. Ancak daha ilk günden buralarda yerleşik garip alışkanlıkları da görmeye başladım. Meğerse ilk dersler, vize ve final öncesi ve sonrası haftaların dersleri ve daha bir çok olaya bağlı günlerde öğrenciler derslere girmezmiş 🙁 . İlk derste sınıfta sadece 3 kişi vardı, 31 kişilik listeden ve bu 3 kişiden 2 ‘si beni hiç yalnız bırakmadan 14 hafta “full” devam etti. Yine ilk günden öğrendiğim diğer bir konu da İngilizce ders verirsem kimsenin takip edemeyecek düzeyde İngilizce seviyesine sahip olduğu idi. Bunun sıkıntısını ve sonuçlarını daha sonra bizzat yaşadım. Öğleden sonraki derste de benzer bir tablo hakimdi. Ancak burada iyi haber dersin Türkçe olması ve herkesin Türkçe bilmesi idi.

Belki bu alanda çömez olmuş olmam fakat çok farklı alanlarda çalışma deneyimliyim diye bana 4 farklı fakülte-enstitüde 6 ders yazmışlardı (Buna sonradan bir ilave daha yapıldı). Toplamda haftada 7 ders ve 22 saat  işe doğrusu derse koyuldum. Bu da ayrı kulvarda bir maratondu benim için, dile kolay nerede ise 26 hafta (maraton 26 mil olması da bir tesadüf.) Anladım ki maraton koşmak bunun yanında çok kolay. Haftalık egzersiz yap, hazırlan, son günlerde yiyeceğine, içeceğine dikkat et ve koş, kendin, kimseye bağlı değilsin. Fakat burada her ders farklı bakışlar, anlamsız, anlamasız, ilgisiz.

Yıllar boyu kazanılan deneyim ve biraz da sabır hedeflenen bu maratonu da başarı ile tamamlamayı sağladı, bana. Nihayet Haziran ayı geldiğinde dersler bitmiş, sadece final ve ardından bütünleme sınavları kalmıştı.

İlk akademik deneyimin başarılı geçtiğini gösteren emareler ve geri beslemeleri almak mutluluk verici idi: Dekan hocanın gelecek yıl için kalmamda ısrar etmesi, öğrencilerimden “Hocam, Allah razı olsun sayende matematik öğrendik”, “İyi ki sizi tanımışım” gibi belki de herkese söylenen beylik laflar olsa da insan egosunu okşayan olgular…

“Meglio tardi che mai” kapsamında geç de olsa üniversitede ders verebilmiş, akademik bir unvan kazanarak “hocam” olarak anılmıştım. Listede bir maddeye daha çizik... Ankara, 30 Haziran 2017

önceki yazı–>SAHİP OLUNAN BEDEN… ya da –>Ana Sayfa

Sahip Olunan Bedene Sahip Çıkmak

Moleküler Biyoloji ve Genetik konusu gelecekte insanoğlunun varlığını ve alacağı şekli belirlemede etken bir bilim dalı olarak bütün hızı ile geliyor. Korkular, beklentiler ötesinde mevcut genetik ve kronik hastalıklara da çare olarak gösteriliyor.

Yaptığım basit bir taramada biz homo-sapiens-sapiens (HSS) grubunun mevcut durumunu tablolamak istedim. Ortaya çıkan resim bu konudaki gelişmelere ne kadar da muhtaç olduğumuzu açıkça ortaya koymakta. Tabi bu tabloda bir kişi bu hastalıklardan bir kaçına sahip olabileceği için toplam sorun sahibi HSS sayısında azalma olabilir. Diğer taraftan bu listeye alınmamış bir çok sorun da var. Basit bir istatistik hesapla genelde genetik fakat obezite gibi bazı durumlarda biraz da kendi gayretimizle(!) ortaya çıkan bu sorunların insanlığın % 70-80’ini etkilediği ortada. Geçmişle karşılaştırıldığında tüm kalemlerde trend yukarı doğru, yanı 2030, 2050’lerde eğer genetik ve sosyal olarak bazı gelişmeler yaşanmazsa tüm insanlık sorunlu kategorisinde olacak gibi. Nedir trendi yukarı gönderen kötü alışkanlık ve gelişmeler: Başta çevre kirlenmesi, aşırı ve bilinçsiz beslenme, SİGARA, SPOR YAPMAMA…

Yeni gelen genetik araştırma sonuçları daha da vahim sonuçlara işaret etmektedir: Anne-Baba’dan gelen GENOM yapısı insan çevresi ve alışkanlıkları sonucu değişmekte. Aslında genlerde biyolojik bir değişiklik olmasa da hangi genlerin açılıp-kapanacağı, yani işlevsel hale gelip gelmemesi zamanla değişmekte. Gençler için yani bir sonraki nesil oluşturma evresinde olan gençlerin 14 nesil sonrasına kadar bu genler etkin olabilmektedir. Örneğin sigara içen bir anne babanın genleri olumsuz olarak etkilenmekte ve sonraki nesiller hiç sigara içmese bile 14 nesil sonrası ancak bu sorun giderilebilmektedir.

Bu açıdan aşağıdaki tablo gerçeği paralelinde hiç bir gruba girmemiş şanslı kişilerden yada anne-babası sağlam genler bırakanlar bu ayrıcalığa şükrederek sahip oldukları anatomik yapıya sahip çıkmalıdır. Eğer aşağıdaki problemli gruplarından birinde ise bundan çıkmanın yollarını bulup uygulamalıdır. Bu listede en büyük rakam olan obezite ve diabetis mellitis diyet ve sporla önlenebilecek sorunlardandır. Alzheimer, Parkinson’s, hatta mental illness ve kanser bile sigara içmeme, sağlıklı yaşam ve sporla önemli oranlarda azaltılabilecek olgular olarak belirtiliyor. Bu listede geriye kalan ve GENETİK olarak önceki nesilden aktarılan sorunlar bile belirli oranlarda ebeveynlerdeki  GENOM yapısının yine aynı sebeplerden değişmesi, bozulması ve bunun uzun bir zincir olarak gelecek nesillere sürpriz fakat kötü bir sürpriz hediye olarak aktarılması olarak düşünülebilir.

O zaman hem kendimiz hem de 14 nesile kadar geleceğimizi zedelememek için “meglio tardi che mai” diyerek bugünden itibaren sigarayı bırakalım ve spora başlayalım derim…

problem area number of people affected notes
rare diseases 400.000.000
schirophenia 50.000.000
alzheimer 50.000.000
MS 2.500.000
parkinson’s 10.000.000
mental illnesses 350.000.000
disability 650.000.000
CVD (CardioVAscularDisease 400.000.000
diabetus mellitis 450.000.000
cancer 50.000.000
CKD(Chronic Kidney) 700.000.000 About 1 in 10 people have some degree of CKD. ESRD (End Stage Renal Disease) 5 millions)
http://www.worldkidneyday.org/faqs/chronic-kidney-disease/
obesity 2.100.000 Today, 2.1 billion people – nearly 30% of the world’s population – are either obese or overweight,
http://www.healthdata.org/news-release/nearly-one-third-world%E2%80%99s-population-obese-or-overweight-new-data-show
malnutrution, undernourishment 800.000.000
TOTAL 6.000.000.000

 

Kuru Üzüm Habbeleri ve Akademisyenlik

Başlığa bakınca benim bile “ne alaka” diyesim geliyor. Kuru üzüm, üzümün kurusudur ve kuruyemiş olarak kabul edilmese de onun gibi çiğ tüketildiği gibi, üzüm hoşafı olarak ya da üzümlü keklerde de kullanılır. Rengine göre sarı ve siyah olmak üzere iki temel gruba ayrılır. Akademisyenlik ise ekşisözlük bulduğum Türkiye’de icra edilişi tam da “her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır” düsturuna uygun yapılan iş (yoktur bir tanımı, asgari müştereği)  tanımına uyan bir kavram.

Altmış yaş hedeflerinde yer alan doktora konusunu hallettikten sonra, normal olarak belki bu yaşta bilgi ve deneyim birikimini aktarabilirim fazla iddialı olmayan bir okulda, hem de bir meşguliyet olur diye düşündüm. Bu kapsamda doktora yaptığım THKÜ ilanı üzerine akademisyen olmak üzere başvurdum. Sağ olsunlar son olaylar nedeniyle üç kişilik boş yer var diye çıkılan ilana iki kişi başvurduğumuzdan ve çok acil ihtiyaçları olduğundan yaşa-başa bakmadan tamam dediler, niteliklerin uygun. Bu arada okulda öğretim dili İngilizce olarak belirtildiğinden YDS veya eşdeğeri belirli bir puan isteniyor. Bunu önceden bildiğimden 1991 yılı KPDS aldığım yeterli puan geçersiz olur diye Eylül 2016 YDS sınavına da girmiştim. Kabul görebilmem için 22 Eylül’de açıklanacağı belirtilen sınav sonucunu elden götürmeyi planlıyordum. ancak ÖSYM sonuç açıklama sistemine girdiğimden “Sınav kurallarına uymadığınız için sınavınız geçersiz sayılmıştır” ibaresi ile karşılaştım. Her şeyde bir hayır vardır dedim ve ÖSYM ‘ye itiraz dilekçesi verdim.  Bir yanıt gelmedi tabi doğal olarak; ancak çağrı merkezinde belirli bir sürede sistemden atan sisteme uyabilmek adına 3-5 arayış sonrası oradaki bir gencin ağzından zorlukla alabildiğim “videoda izlenmişsiniz, yiyecek getirdiğinizden iptal olmuştur” cümlesi üzerine ayıldım. Evet gerçekten de öyle olmuştu: Sınava girerken yaşımız gereği arada destek olur diye biraz kuruüzüm ve çikolata getirmiştim. Sınav gözetmeni bunlarla sınava giremeyeceğimi ancak şeker sorunu varsa 10 adet kuruüzüm alabileceğimi söyledi. Benim de bir önceki kan testinde genelde yanlış ölçtüklerini bildiğimden önem vermediğim şekerim biraz fazla çıktığından tamam dedim. Gözetmen sınıfa ilan ederek “bu yaşlı amcanıza 10 adet kuruüzüm izni verdim ” dedi. Ben de gayet rahat 180 dakika sınav süresince bu 10 adet kuruüzümü arada ağzıma atmıştım.

Bu arada üniversiteden evrakınız eksik diye başvurumu kabul etmediklerini belirttiler. Bunun üzerine Lao Tzu Felsefesi  tesellisi ile  “hayırlısı” dedim arayan görevliye. Fakat bu arada bu 10 kuruüzüm habbesini olayını öğrendim ya, bir daha gideyim dedim ÖSYM’ye. Gitmeden önce de bir arkadaştan tanıdığı olup olmadığını sordum; çünkü önceki itirazda ÖSYM kapı-duvar, müracaatta bırakıyorsun dilekçeyi sonra sen sağ ben selamet. Neyse bir tanıdık bulduk, konuşurken benim eski KPDS girdi araya. YÖK ‘te çalışan ve bu düzenlemeleri hazırlayan yetkili üniversite öğretim üyeliği için KPDS-ÜDS-YDS zaman aşımı olamayacağını ve benim yeterli puana sahip olan KPDS’min geçerli olacağını belirtti (Bu arada bunu bilen bir üniversite yetkilisi de yok gibi). Hemen THKÜ’ne gidip ilgililere durumu ilettim ve KPDS belgemi sundum. Bir tanesi ben on yıldır bu işle uğraşıyorum böyle değil dedi. Konu ile görevli bir yetkili ise ben biliyordum zaten dedi ve belgemi aldı, gerekli girişimleri yapıp muhtemelen olumlu olarak geri döneceğini belirtti ve tabi dönmedi. Bu arada 60 yıl tecrübesi ile şunu belirtmek isterim Türkiye’de “size geri döneriz” lafı ile “üzerine soğuk su iç” lafının eşdeğer olduğu binlerce kez duymama rağmen  bu vesile ile bir kere daha yaşamış oldum.

Lao Tzu “Kral ve At Hikayesi” nasihatını bir kez daha okudum: “Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının.” Bunda da bir hayır vardır diyerek…ve kuruüzümün bunca sayılan yararları arasında bir de zararını  yaşamış oldum. Ankara, 07 Ekim 2016

Not: Bugün, 15 Ekim 2016, girdiğim e-YDS sınavından 91.25/100 almışım; Hayırlısı…

Yitik Yaşamlar…Part II

Büyük bir tantana ile, okul ve eğitim için harcanandan çok daha fazla emek-prova sonrası erişilen mezuniyet töreni, tamamen okul görevlilerinden başlamak üzere en üstteki kuvvet komutanına kadar bir ya da daha fazla üst kademeler için gösteri olduğunu sonradan idrak ettim; o zamanlar sıcağı sıcağına bu olayları, gençliğin verdiği deli-kanla birleşince bir gurur vesilesi olarak algılamıştım; töreni izlemeye gelen anne-baba ile. Ancak sonraları aslında verilen bu diplomanın gerçek dünyada hiç bir değeri olmadığı ancak emekli olup diploma gerektiği zaman ortaya çıktı. 

Buradan yine plansız ve “…mış gibi” olmak üzere sınıf okullarına, görev eğitimi için sevk edildik. Ancak yine aynı hikaye; ders veren hocalar gemilerden dinlendirilmek üzere gönderilen, eğitimle alakası olmayan, fakat genelde iyi insanlar. ancak neylesin Mahmut, adamın eğitim seviyesi bizle aynı, yani özel yüksek okul mezunu, üniversite bile değil. Eğitim olmayınca, çalışması da sınavı da komedi şeklinde boşa geçen bir dönem daha; sorular çalınır, ders yerine kağıt oyunları, akşam orduevlerinde. Zaten ne çalışacaksın ki, ders yok, kitap yok, hoca yok, müfredat yok. Ancak hoca derse gelince ne anlatacağını görüyorsun, genelde de havanda su dövme şeklinde geçen bir altı ay. Sonra yine plansızlık-programsızlık bir yıl daha elektronik diye anlamsız bir kurs daha. Yine benzeri olaylar. Nihayet atamalar, gemilere; neye göre bilinmiyor; personel politikası, kariyer politikası yok; kim varsa personel atamada ki bunların da personel ya da o zamanlar adı bile bilinmeyen insan kaynakları ile alakası yok, tasarrufu ile; bir de sanırım yine tanıdık torpili geçerli.

Gemilere gelindiğinde olay iyice melankoliye dönüşüyor. Sürekli bir yere sürülen  grup, okul sonrası Nirvana’ya erişeceğini zannederken, ikinci dünya savaşından emekli Amerikan gemilerinde eğitim ve savaş hazırlığı yerine, nöbet, o zamanlar gündemde olan kaçakçılık, yine anarşi denen olaylara karışan personel ve ömründe denizi görmediği halde gemide görevlendirilen askerlerle uğraşmak zorunda. Toplamda üç-buçuk yıl bulunduğum gemi görevi diğer arkadaşlara göre oldukça kısa sayılmasına rağmen genelde tüm olayları görmüş ve yaşamış oluyorsun; çünkü yıllardır tekrar eden aynı olaylar, sadece süre uzadıkça eziyeti de artmış oluyor. 

Burada kalan arkadaşlara kolaylıklar dilerken, önüme PG diye adlandırılan Amerika’da Master yapma fırsatı çıkıyor; tabi fırsatı kaçırmamak gerekiyor. Mersin’de rotasyon görevinde Temmuz sıcağında çalıştığımı hatırlıyorum, fırsat buldukça. ABD için seçilince gemiden ayrılıyorum, dil kursu için. Dil kursu binası Karamürsel’de Amerikalılardan kalan bir okul binası. Burada hatırladığım tek katlı ve uzun okul binası kapılarının kilitli olması, sadece tek giriş kapısı açık; nedense bu aklımda kalmış; sanırım Amerikalılar fazla yapmış kapıları diye kilitlemişlerdi.

Izdırap burada da bitmiyor; bu kez para meselesi ortaya çıkıyor. O zamanlar döviz taşımak, bulundurmak kaçakçılık suçu sayılıyor, ülke de döviz yok zaten, ekonomi berbat. Bizden önceki devre ile birlikte bizim dönem ABD maaşları kesilmiş üçte bir oranında. Bizden öncekiler 1.300 dolar alırken bize takdir edilen 465 dolar deniyor; ev kirası o zaman için, iki oda 350 dolar. Bunda Sadun denen bir kişinin kapris ve kıskançlığının rol oynadığı söyleniyor; kendisi personel başkanı o zamanlar. İstemeyen gitmesin diyor, zorla değil ya!

PG School, bu kadar yaşanmışlıkların üzerine kaymak gibi geliyor, her ne kadar pek çok kişinin gizli gizli pizza dağıtım işinde çalışarak ailesini geçindirmeye çalışmasına rağmen. Giderken zulalarda mümkün olduğunca dolar getirmeye çalışıyoruz. Ancak zaten elde avuçta bir şey yok ki! Buna rağmen orada görülen muamele, okul kalitesi, dünyanın dört bir yanından arkadaşlar, dersler, serbest yaşam, bu kadar yıllık baskı ve sevgisiz ortamın üzerine iyi geliyor o zamanlar. Sivil giyiniyoruz, o zamanlar bir marifet sayılan bıyık bıraka biliyorsun, başında psikopatlar yok, en kıdemli kişi sorumlu ortamdan. BS derecesi alınıyor, ardından MS başlıyor güzel gidiyor. Bu arada ilk defa karacı ve havacılar da buraya dadanıyor, Naval PG School olmasına rağmen. Bir “devenin nerem doğru demesi” olayı daha yaşanıyor: Karacılar binbeşyüz-ikibin dolar alıyor, havacı 2.300 dolar; neymiş memleketin dövizi yokmuş. Bizden öncede iki üst sınıf denizciler 1.300 dolar almakta idi. Yani normal bir ortamı bile bu kadar bozabilen bir koordinasyonsuzluk ve hakkaniyetsizlik.

PG dönüşü yine bir düzen değişikliği; dedik ya olay kişiselleştirilmiş. Eskiden dönenler doğrudan mühendis sınıfına alıp, okullarda ya da tersanelerde çalıştırılırken, şimdi deniz sınıfına devam, sancağa selam denmiş. Neyse ki ben bir dönem erken bitirip döndüğüm için (bunu da neden yaptığımı bilmiyorum, para az diye çoluk çocuğu erken gönderdim ondan mı bilmiyorum, yine gençlik işte)  arada kaynayıp karaya tayin oluyorum. Ancak uslanmıyorum. Akademi sınavlarına girip burada devam ediyorum maceraya.

Akademinin ne olduğunu da bu arada görüyorum;zaten nasıl farklı olsun ki? Müfredat yok, ya da var kimseye söylenmiyor, kitap yok, hoca yok, hocalara soru sormak yasak. Ders diye bir şey yok. Bir şeyler yapılıyor; ancak kimse bilmiyor ne yapıldığını, ne istendiğini; hepsi üst tarafa bağlı. Bir kaç joker tipli kişi almış olayı götürüyor, diğerleri de bana dokunmayan bin yaşasın deyip yatıyor. Zaten öğrenilecek bir şey yok, varsa yoksa rapido kalemlerle asetatlara yazı yazmak, sayfalarca. Eskilerden alınan “şam” denilen (o zamanlar copy-paste olayı daha yok) kopyalar tekrar tekrar ortaya konuluyor. Bazıları bizim gibi saf, ABD’de eğitim gördük ya; bir şeyler kendim yapayım diyorsun, ancak şamlayanların yanında yaya kalıyorsun. Zaten olay da eğitim değil, dönem sonundaki büyük sunuma hazırlık yapan tiyatrocular gibi. Bu asetata yazma işi o kadar çok vakit alıyor ki, özellikle eli ve beyni yatkın olmayanlar ve hala olayın farkında olmayan bizim gibiler için, o zamanlar bilgisayar olarak kullanılan Commodore-64, Sinclair gibi 48K makinelerde asetata yazılması gereken sunumları hazırlayıp, bağladığım TV’de göstermiştim, elektronikçiyiz ya; hiç de sıcak karşılanmadı (Daha sonraları tavanlara asılan boy boy projeksiyon makinelerine geçildi.) Bu kadar yeniliklere kapalı bir ortam o zamanlar. Bu arada akademiye, PG’ye gitmeyen arkadaşlar gemilerde zevkle görevlerine devam ediyorlar.

Devam edecek….

Yitik Yaşamlar…part I

Ondört yaşında hele küçük bir Anadolu kentinin, eskinin her şeyden mahrum bir bölgesinde, ortaokulu bitirmişsin. Birden kendini, ülkenin en büyük kentinde ve o zamanlar için en büyük güç olarak etkinliğini hissettiren bir gruba ait bir kurumda buluyorsun.  Daha önce aynı ortamın daha ilkelinde yetişmiş ve sonrasında birazdan hikayenin devamındaki diğer yaşam evrelerinden geçmiş, bu nedenle psikolojisi bozulmuş; fakat buna rağmen daha da bozuk nesiller yetiştirmek amacıyla buralara gönderilmiş aslında destek olma görevi olan fakat bunu kendi tedavisi için kullanan, o zamanki yaş itibarı ile çok büyük despotların elinde teslim edilmişsin.

Yaşam aslında bazı evrelere bölünmüş çok basit ve rastgele, şansa bağlı bir döngü; bugünkü genetik ve teknolojik düzeye göre. Bu evreler: Çocukluk, okul yılları, çalışma dönemi ve emeklilik. şeklinde sıralanabiliyor; çok farklı alt sınıflama ve ayrıntılarla. Bu evrelerin her biri, her ülkede her insan için farklı bir şekilde daha da alt evrelerden ve olaylardan oluşuyor. Evre, alt evre ve bunların içini dolduran olaylar, gelişmiş ve sistemi oturmuş ülkelerde daha birbirine benzer ve öngörülere, beklentilere yakın bir şekilde yaşanırken; gelişmişlik derecesi düştükçe olasılıklar artmakta, öngörüler ve planlar, eğer varsa, daha az düzeyde gerçekleşmekte.  Bir alt evreden diğerine geçişte çok çeşitli seçenek, olasılık söz konusu; buna göre ilk evreden son evreye gidene değin yüzlerce kombinasyon. Okul evresi ilk basamak. Bu bölüm yaşamın en taze, en heyecanlı, en çok öğrenilen ve zevk alınanı olması gerekiyor. Sonra çalışma yaşamı; burada da okul evresine bağlı olmak üzere daha değişik temel olaylar, acılar, sevinçler, kazanımlar yer alıyor. Son evrede ilk evrelerden elinde kalanlarla avunduğun ve vakit geçirdiğin dönemi oluşturuyor. Bu evrelerin bazısında fazla bazısında görece daha az yararlanılabiliyor. Fakat her üç evrende de en alt olmasa da ortanın altı değerler sunan bir ortama geri dönüşü zor bir şekilde girmek, bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek, maalesef biraz şanssızlık olarak addedilebilir, bazıları için.

İkinci Evre Ortaları: Lise-Yüksekokul
Sevincini ve gururunu daha çok büyüklerin sahiplendiği Deniz Lisesini ya da diğer bir askeri okulu kazanmış olmak bu yolun başlangıcını oluşturuyor. Maddi ve manevi olarak bazı avantajlar varmış gibi görünen bu olayda aslında çok önemli kayıplar söz konusu. Yaşamın en güzel evresi tam bir baskı ve insan doğasına aykırı bu yerde harcanıyor. Meşhur Alcatraz Adası benzeri bir yerde taş binaların arasına güya yetiştirilmek üzere kapatılıyorsun. İnsan beyninin düşünme, sanat, yaratıcılık, sosyalleşme ile ilgili tüm sinopsis bağlantısının oluştuğu bu evrede ve bu yerde düşünmek yasak; zaten düşünülmesin diye günlük program, adına da eğitim demişler, o kadar tıkıştırılmış ki; sabah altı akşam on bazen oniki. Sosyalleşme, insan ilişkisi sıfır; her kes erkek, gençlik doğasına aykırı, hocalar bile. Taş duvarlar arasında zaten 15-20 kişi bir arada yatıyorsun; dünyanın en güzel adasında, coğrafyasında, manzarasında; fakat adaya çıkıp yürümek yasak olduğu bir düzende. Sanat, müzik zaten komik kelimeler. O zamanlar çıkan el radyoları görüldüğü yerde imha ediliyor. Melbusat denilen devlet tarafından verilen giysiler en kötüsünden. Bunların haricinde bir mendil bile sokmak yasak (Şimdilerde resmi olarak kapıdan çıkaramıyorlar her nedense, korku olabilir).  Sıcak su sadece hafta sonları belirli saatlerde akıyor ortak duşlarda; fakat elbiselerin ve çamaşırlarının bembeyaz olması bekleniyor. İstanbul’da ailesi olanlar yine o zaman için Cumartesileri öğleden sonra- Pazar akşamı arası izinlerinde bu işi halledebiliyorlar; ancak ailesi yakında olmayanlar her ne kadar çamaşırhane denilen yerlere gönderebilse bile, bazı parçaları kendileri yıkamak ve ütülemek zorunda kalıyor; üstelik o zamanların ketenden yapılmış ve ütü tutmayan kumaşlarını.

Sosyal yaşam yok demiştim: Kantin yok, o zamanlar TV yok ya da son zamanlarda gelmiş, spor mecburi olarak yaptırılıyor; fakat kimsenin hangi spora yatkın olduğuna bakılmadan sadece adet yerini bulsun, tüm ülke kültürü gibi “…mış gibi yapmak”. Üstlere, etrafa spor yapılıyor denilmek için. Spor hocası sadece basketbol ile ilgili, diğerleri üçüncü sınıftaki daha çocuk sayılabilecek onaltı yaşlarındaki uzman 😀  antrenörlerin elinde yetişiyor. Spordan sonra duş alma imkanı yok; o ter ve yorgunlukla “etüt” için beton zemin ve demir masalardan ibaret sınıflara kokulu kokulu tıkıştırılıyor. Bu nedenle de doğuştan yetenekli ve uygun bir kaç kişinin kendi çabası dışında mevcut üç tane askeri okul arasında bile sportif bir başarı yok. 

Müzik saati zaten göstermelik bir saat her yerde olduğu gibi. Bunun dışında zaman, enstrüman, teşvik, bunun için bir organizasyon düşünülmemiş; zaten bu ortamda da ne müzik yapılır ya. Karabük gibi bir yerde bir işçi çocuğu olarak keman çalmaya başlamış olmama rağmen, Türkiye’nin en büyük kentinde, en medeni denilen bir kurumda bu olay devam edemiyor.

Dersler tam bir felaket. Öğretmenler o dönemin şiddet ortamına uygun fakat daha üst perdeden hareket edebiliyorlar. Maksat bir şey öğretmek değil zaten. Dayak serbest. İsteyen öğretmen ve sınıf subayı diye görevlendirilenler istediklerine dayak atabiliyor, eğitim aşkına. Derslere nefretle giriliyor. Hocalara isimler zaten takılmış. Klasik lise müfredatına eklenmiş özel dersler yükü daha da ağırlaştırıyor. Bitmedi bir de askerlik diye piyade eğitimi verilmeye çalışılıyor arada. Daha da bitmedi: Yıllık eğitim süresi bir ay uzatılıyor; neymiş daha iyi eğitim olacak. Halbuki yalan; o sırada başta olan kendini göstermek için hiçbir bilimsel ve insani dayanağı olmayan böyle bir uygulamayı yine o zaman ki ortam gereği MEB’na  ve üst makamlara kabul ettirebiliyor. Bu şekilde hiç yaz tatili kalmıyor; tatil olursa zararlı alışkanlıklar edinilebilir, ondört-onaltı yaşındaki gençler gevşeyebilir. 

Şimdi en kötüsü geliyor: Sınıf Subayı olarak atanan ve esas görevi rehberlik, çocukları yetiştirmek, yönlendirmek, mesleği sevdirmek, vatanı sevdirmek olan kişi ruh hastası. Adını bile burada anmaktan imtina ettiğim kişi iki yıl tüm psikopatlığını, kontrolsüz ve kayıtsız şartsız kendisine teslim edilen 150’ye yakın çocuğa işkence yapıyor; dayak, kötü söz, izinsiz bırakma, gece yarılarına kadar ayakta tutarak kendi sorunlarını dinletme. Akla gelebilecek her türlü fiziki ve psikolojik işkence. Bu arada tabi hali vakti yerinde olan, aklı başında, vizyon sahibi olanlar hemen ayrılıyor: Geriye eli mecbur, maddi olarak, anne-baba baskısı, o zamanki anarşi ortamından çekinenler ve gelecekte iyi bir meslek edineceğini zanneden, üniforma etkisinde olanlar ya da hiç bir şey düşünmeyenler bu ortamda kalıyorlar. Bu kişi de iki yıl hiç bir ikaz almadan, üstlerinin bilgisi dahilinde işkenceye devam ediyor, her gün icat ettiği yeni yöntemlerle.

Sonuç:Edebiyat Hocası sayesinde edebiyattan nefret eden, 21.nci YY en önemli konusu haline gelen genetik kökeni biyolojiden yine hocası nedeniyle sadece “at kestaneleri ve triyponosoma gambiensa” kelimeleri kalan; bunlar da gırgır olsun diye oksa bilimsel olarak bir bilgi yok, kimya hocası ve kimya deyince pasaklı ve dayakçı biri akılda kalan, spor deyince demir dolaplar ve ter kokuları sinen bir çocukluktan-gençliğe geçiş olgusu. Bu dönemde bozulan psikolojik dengeler 60 yaşına kadar bile yerine gelemiyor; bu konunun üçüncü evrede ortaya çıkan semptomların temeli olduğunu düşündürüyor.

Bu şartlarda psikolojisi, kimyası ve fiziği istenen kıvama getirilen gençler, büyük bir tantana, tören ve gazla yüksek kısma geçiyor. Bu arada zengini, uyanığı ayrılıp üniversiteye gidiyor. Bu dönemde üniversite ortamı terör ve anarşi nedeniyle hayli tehlikeli olduğundan bu okulların belki bu açıdan ve tabi ki ekonomik olarak avantajlı olduğunu belirtmek lazım.

Yüksek okul, üniversite seviyesinde değil. Zaten daha sonra kurumsal güç kaybı ile birlikte hiç bir kılıfa uydurulamadığından öyle arada bir derece alınan bir yer. Dersler karmakarışık, tam bir türlü. Hem denizci, hem mühendis, hem asker, hem politikacı, hem ekonomist hem makineci yetiştirilsin diye her türlü dersin tıkıştırıldığı bir program. Hocalar da genelde yine bu okulu bitirmiş fakat daha sonra ABD’de lisans-yüksek lisans eğitimi görmüş kişiler; yani yine aynı kısır döngü içinde kalınmış. O zamanlar nadiren dışarıdan birileri ders vermeye geliyor. Burada da dayak serbest; ilave olarak çok büyük suç işleyenlere (örneği yasak yerde sigara içenler) oda hapsi cezası bile var. Ancak, hem biraz daha yaşça olgunluğa erişildiğinden ve lisedeki baskıdan biraz daha azına maruz kalındığından ve de mezun olmaya az kala bu baskılardan tamamen kurtulmak ümidiyle biraz daha çekilebilir bir ortam.

Bu dönemin finali de başlangıcı gibi; eğitim yapıyormuş maksadıyla konulan SAVARONA ile yurt dışı gezisi, yine gemideki görevliler ve bunları gönderenlerin, o zamanlar karaborsa olan içki, parfüm, kot hatta oyuncak ithal organizasyonuna dönüşmüş gibi. Gemiye yüklenen malların fotoğrafını çektim diye elimden makine alınmış, içindeki filmler imha edilmişti. Bendeki de çocukluk işte, vatan kurtaracağız ya. Eğitim kısmını pek hatırlamıyorum, ancak Avrupa ülkelerini bu genç yaşta görmüş olmamız o zamanlar için büyük nimetti.

Devamı Gelecek…

Üçüncü Evre: Görev-Part II

Dördüncü Evre: Emeklilik-Part III

Yüz Yaşına Kadar da Çalışılır mı?

1995 Yılında emekli olduğumda 40 yaşındaydım; o zaman çıkan iki yasa ile emekli olmam kaderim gibi oldu; erken emeklilik ve yurtdışı mecburi hizmet kaldırılması. Ancak resmi emeklilikten sonra çalışmaya devam edebildiğim için gönlüm müsterih; 58 yaşıma kadar sürekli çalıştım. Şimdilerde doktora sonrası 60 yaşımda bir yerlerde ders verebileceğimi umut ediyor ve gerekli girişimlerde bulunuyorum. 

Ancak herkes için durum aynı değil. Askeriyeden sınıf arkadaşlarım 53 yaşında “Kırmızı Kart” görene kadar bekledikten sonra emekli oldu; fakat çoğu çalışmadan sadece sınıf yemeklerine katılmak suretiyle tüketime katkıda bulunuyorlar. Ağabeyim SGK’dan emekli olduğundan (65 yaşında zorunlu) emeklilik konularında sohbetimiz sırasında pek çok şey öğrenmiştim. İnsanlarımız adeta bedavadan emekli maaşı alabilmek için neler yapıyorlardı. Eşinden kağıt üzerinde boşanıp babasından emekli maaşı alanlar, olmayan çalışma sürelerini belgelerle oldu gibi gösterenler, torpil isteyenler.  Daha önceleri “Süper emeklilik”, “Ballı emeklilik” envaiçeşidinden fakat ne aktüerya, ne insaf ne etik kapsamına girmeyen durumlar. En doğru emekli olanlar bile 45-50 yaşından sonra atıl kalmayı yeğliyorlar, kahve köşeleri hariç. Bu durum sık sık çıkan  “SGK iflas edecek” tipi haberlerle gündeme getirilir; fakat bir çözüm olmadan devam ediyor.

ABD geldiğimde dikkatimi çeken konulardan biri de, mağazalarda, ofislerde gördüğüm çalışan yaşlı insanlardı. Bunlardan bazıları ile sohbet ettiğimde, sağlık güvencesi ve bakım için çok para gerekmesi, daha iyi yerlerde ve şartlarda yaşayabilmeleri, çatılarını aktarabilmeleri için paraya ihtiyaçları olduğu ve bu nedenle de çalışmaları gerektiğini öğrendim. Eşimle birlikte kapalı, havasız mağazalarda günde 8 saat ve genelde ayakta duran yaşlıları gördüğümüzde hayretle karşılıyoruz. “Aaaa, annem yaşında kadın!” sürekli kullandığımız cümlelerdi.  Geçtiğimiz hafta sonu “Market Basket” denen buranın büyük bir süpermarketindeki kasada dikilen kadının en az 85 yaşında olduğunu tahmin ettik ve başlarındaki kişiye “Bu teyze kaç yaşında?” diye sordum; ancak “bilmediğini ve ABD ‘de çalışma yaşı ile ilgili bir üst sınır bulunmadığını” bizim şaşırmamıza şaşırarak söyledi. 

Bugün bir de internetten bakayım diyerek yaptığım aramada karşıma çıkan haber daha da şaşırttı ve düşünmeye sevk etti. 

This 103-year-old World War II veteran works five days a week.

103yas

Evet bu dedemiz 103 yaşında ve hâlâ çalışıyor; hem de bedenen ve bilfiil, umarım son bir yılda bir değişiklik olamamıştır. Tabi bu uç bir durum diyemeyeceğim, bu kadar yaşlı insanı çalışırken görünce. Batıdaki bu çalışma azim, potansiyel ve kinetiğe ilk defa Norveç’lilerle bir projede çalışırken hayret etmiştim; ben 27 yaşında bile değil iken 60 yaşında Norveçlinin emekliliğe daha çok var demesi ile. O zamanlar emeklilik yaşının Norveç’te 67 olduğunu söylemişti; yıl 1983. Daha sonra yabancılarla muhatap oldukça, yaşlı fakat konusunda yılların uzmanlığı ile ve büyük bir azimle çalışan yaşlı-gençleri, artı bir de bu durumun tüm kadınlar içinde geçerli olduğunu görünce Batı’nın, Japonya’nın, Çin’in neden bu kadar ileride olduğunu bir kere daha anlamış oldum. Reading’de Amerikalılar ile sohbet sırasında 60 yaşında emeklimi oldun diye hayret etmişlerdi; halbuki 40 yaşımda resmi emekli oldum desem herhalde hiç inanmazlardı. Bu nedenle emekli olduğumu söylemiyorum bir daha burada.

Basit bir matematik ile 80 milyon ülkemizde bu emeklilik yaşı durumuna göre çalışma potasındakilerin sayısı, 20-55 yaş alırsak, 40 milyon kadar. Kadınların istihdam oranı %25; buna göre toplam 25 milyon çalışan var, işsizlik oranı dikkate alınmazsa. İşsizlik bu yaş grubunda en az yüzde 20 olsa geriye çalışan sadece 20 milyon kişi kalıyor; yani 100 kişiden sadece 25’i çalışır durumda. Aynı oran gelişmiş bir ülke için hesaplanırsa, örneğin aynı 80 milyon nüfuslu Almanya: Emeklilik yaşı da göz önüne alındığında potada 50 milyon kişi oluyor. Aynı zamanda nerede ise tüm kadınlar çalıştığından ve işsizlik oranı çok düşük olduğundan 50 milyonun 45 milyonu çalışıyor. yani oran nerede ise bizim iki katımız. Bir de bunun üzerine bu haberdeki gibi 70-80 yaşına kadar çalışanlar ve hatta gençler tarafına gittiğimizde bizdeki gibi üniversite sınavı bitirmeyi bekleyenler olmadığından bir miktar daha çalışanı ekleyebiliriz. Yani 80 milyonun 60 milyonu , yani 100 kişiden 75’i çalışıyor; hem de ne çalışma: Sabah saat altıda başlıyor, yılda çalışılan gün sayısı aşağı yukarı aynı tatiller çıkarılınca. Ancak yine örnek olarak ABD alınırsa makine ve otomasyondan yararlanma oranı bu çalışma etkinliğini katlıyor. Çöp arabalarında bir kişi görevli, bizde bir şoför ve arkada asılan iki kişi yerine; otomatik olarak çöp kutuları arabaya boşaltılıyor.  Üretimde de otomasyon, robotik çok fazla kullanılıyor; örneğin bizde yüz kişinin çalıştığı bir yatak üretim fabrikasının iki katı kapasitesine 30 çalışan ile erişilebiliyor.

Daha bunun içerisinde bu ülkelerin  araştırma ve inovasyon, sistem, çalışma ve örgüt disiplinleri, yılların birikimi, dünya ekonomisini yönlendirme gücü, sömürgeleri gibi diğer bir çok ekonomik, sosyal etkenlerdeki üstünlükler eklenmedi bu yazıda, basite indirgeme için. Sadece tek değişken çalışma ve emeklilik yaş değişkeni ile bu kadar malzeme çıktı önüme.

Bu durum Amerika için de geçerli, diğer gelişmiş ülkeler için de. Bu nedenle artık ikide bir neden biz hâlâ gelişmekte olan ülkeyiz diye düşünüp, adamların bizden neyi fazla ola ki diye dert etmeyelim; emekliliğimizin keyfini çıkarıp sırt üstü yatmaya devam edelim, arada da sanki çok bir yaşmış ve çok çalışmışız gibi, emekliliğimizin bilmem kaçıncı yılı diye kutlamaya devam edelim ki çocuklarımıza, torunlarımıza hiç bir şey kalmasın…Reading 12 May 2016

Yaşamda En Önemli Dersler

İlkokuldan, üniversiteye kadar; hatta yüksek lisans, doktora dahil bir çok ders alınır. Daha doğrusu sistem tarafından dikte edilir. Belirli bir sistem ve hedef olmadığından bu dersler sürekli değiştirilir; başa gelen siyasi otorite ya da teknik ekip tarafından. Bazıları bilim ve teknolojideki ilerlemelere bağlı olarak yeni ders olarak devreye girerken, bazıları da bu kapsamda sistemden çıkarılır. Bunların gerekliliği ve faydası senelerdir hep tartışılır durur. Altmış yaşıma kadar belki de Türkiye’de en fazla ders alan ve çok büyükleri dahil, yerli-yabancı pek çok sektördeki çeşitli firmalarda yöneticilik yapmış biri olarak bu konuda bir kaç kelime yazma ve gençleri, ebeveynleri bilgilendirme ihtiyacı hissettim, geç olmadan.

Genel kanı ve kabul gören görüş kapsamında en az değer verilen dersler: Beden eğitimi, sanat, müzik, felsefe, edebiyat, matematik (zor olduğundan), fizik, yabancı dil (hele Almanca ve Fransızca ise) şeklindedir; sırası önemli değil. Bu dersler mümkün olduğunca geçiştirilmeye ve zararsız atlatılmaya çalışılır. Zaten beden eğitimi ya da spor dersleri tam bir komedi halinde geçer; haftada bir saat olarak müfredatta yer alan bu derste spor kıyafeti bile giyilmeden adet yerini bulsun tarzında. Sanat, müzik zaten seçmeli, felsefe sadece 11’nci sınıfta 2 saat, İngilizce ise liselerde haftada 2-3 saat okul tipine göre. Bu ders müfredatı Talim Terbiye denen bir kurul tarafından sürekli değiştirilir ve okul tipine göre farklılıklar vardır. Bu nedenle kimse kesin olarak şu zamanda, şu okulda, şu ders şu kadardır diyemez. Bu konuda ayrıntılı ve güncel bilgiler ilgili sitelerden takip edilebilir. 

Üniversitelerde ise durum pek farklı değildir. Bu konu çok farklı fakülte, bölüm ve yüksek okul çeşitliliği içinde ayrıca bir inceleme konusudur; ancak zaten buralarda spor diye bir olay yoktur, spor akademileri hariç tabi ki. İngilizce ise, %100 İngilizce, %30 İngilizce ya da sıfır İngilizce diye ÖSYM kılavuzlarında yer almasına karşın belirli bir kaç üniversite dışında bunun uygulaması çok zayıftır. Bu konuda başımdan geçen bir olayı aktarmadan geçmek istemiyorum: Bir firmada Fransızlarla ortak bir projede çalışacak eleman ilanına başvuran bir üniversitenin Fransız Dili ve Edebiyatını bitiren bir adayla yaptığım mülakatta, bana İngilizce ve Fransızcayı bildiğini anlatmıştı. Görüşme sonrası Fransız firma temsilcisine gönderdim, Fransızca’sını denesin diye. Sonradan bu adayı bir daha görmedim. Fransız’a sorduğumda: İki soru sordum ikisine de “Yes” dedi; ben de güldüm ve gönderdim dedi. Hangi sorular dedim: “Do you speak French?” ve “Do you want me to speak in French or English?” diye. Yine bir firmada çalıştığım sırada İtalyan Dili ve Edebiyatı bitiren kızımızla her fırsatta karşılaşıp konuşmak istediğimde, her seferinde benden şeytan görmüş gibi kaçışını unutamam.

Bu genel kabul ve önem sırası, okul sonrası tüm yaşam boyunca gördüğüm kadarı tam tersine işlemektedir. En faydalı olabilecek konuları sıralamak gerekse: Bir numaraya beden eğitimi ya da spor dersini koyarım. Çünkü “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” sözünün ne kadar geçerli olduğunu deneyimledim. Sonrasına hemen İngilizceyi eklerim; hele bu devirde İngilizce olmadan adım atmanın olanağı yok gibi; internet dünyasında, bilim ve teknoloji alanında, araştırma ve literatür taramasında. Hala üniversitelerde Türkçe ile eğitim görmeyi savunan bilim adamlarına katılamıyorum, özellikle teknolojik ve mühendislik derslerinde. Sonrasında ya da beraberinde matematik koyarım, tüm bilimlerin temeli olarak. Sanat ve müzik biraz kabiliyet gerektirdiğinden bu konuda fazla iddialı olamayacağım. Felsefe yani düşünme olmazsa olmazlardan biri; ancak felsefeyi öcüleştirmeyecek öğretmenler elinde; edebiyatta bu şekilde. Ayrıca son zamanlarda ortaya çıkan teknoloji, veri, bilgisayar programları da önemli. Bu ve belki bu listeye eklenebilecek bir kaç konu daha olabilir. Ancak değerlendirme bu şekilde olmalı benim felsefeme, düşünceme göre.

Tabi bu düşüncelerim ülkem için sadece bir ütopya olarak kalmaya mahkum gibi; her seviyede bir okula girmek için sıralama sınavları var olduğu sürece. Kimse, sürekli adı ve şekli değişen, OKS, SBS ya da şimdiki adı TEOG olsun, ÖSS olsun, sınavlar ve bu sınavları gerektiren şartlar var oldukça; ki bunlar ekonomik, sosyal gelişmeler, nüfus hızı ve buna bağlı eğitim altyapısındaki iyileştirmeler, siyasi müdahaleler;  benim sıralamama rağbet etmeyecek, anlamayacak, hatta bu adam başka dünyadan mı diye burun kıvıracaklardır. Ancak gerçek budur ve ileride bir gün belki ülkemiz de muasır medeniyet seviyesine yaklaşabilirse bu düşünceler daha da geliştirilmiş olarak kaçınılmaz gerçekler olarak kabul görecektir… Reading 29 Nisan 2016

 

ABD Neden Number One…Kaynakları

Amerika tartışmasız dünyanın en güçlü ülkesi, bu dönemde; bilimde, sanatta, iş dünyasında, müzik, askeri gücü… İçeri giriş serbest bırakılsa dünyanın yarısı buraya gelmeye çalışır, her ne kadar Trump mevcutları da göndereceğini söylese de. Nereden kaynaklanıyor bu güç, bu etkenlik ve dünyaya hükmetme durumu? Bakılacak kaynaklar: İnsan, hammadde, coğrafik pozisyon, nüfus ve toprak büyüklüğü, mevcut altyapı, sistem, ekonomik kaynaklar, sermaye, üretkenlik, verimlilik, üniversiteler ve bilimsel kuruluşlar, Ar-ge. Benim ilk aşamada gördüklerim, öğrendiklerim ve kendime göre önem derecesi en yüksek olan faktör: İnsan Kaynakları ve bu vasıta ile ülkeye giren beyingücü ve sermayeyi irdelemek istedim, bu yazıda.

Vernon’un “Ürün Yaşam Evreleri Kuram”ı teknolojik, yenilikçi ürünlerin geliştirilmesi, üretimi, ithal ya da ihraç edilmesini gelişme düzeylerine ve değer zincirindeki yerlerine göre değişik ülkelerdeki evrelerini açıklamaya çalışır1.  Her yıl  binlerce yenilikçi, teknolojik ve çok yüksek kar marjlı ürünlerin devreye girmesi ve bunun ekonomiye olarak müthiş katkısı tahmin edilebilir sanırım. Bütün bu yenilikçi ürünler kim tarafından geliştirilmektedir? 1998 yılında Hindistan Teknoloji Enstitüsü2 mezunlarının en parlak olanlarından yüzde otuzunu ABD’ye kaptırmıştır.  2001 yılında BM tarafından ABD’ye kaptırılan bu beyin göçünün Hindistan’a yılda 2 milyar dolar kaybına yol açtığı belirtilmektedir. 1990 ve 1991 yıllarında yapılan bir araştırmada  bilim ve tıp alanında  doktoralarını bitirenlerin yüzde 88’inin beş yıl sonra hala ABD’de kaldıkları belirlenmiştir.  1990’lı yıllardan beri yaklaşık 900.000 nitelikli çalışanın bu ülkelerden geçici vize programı kapsamında ABD gelmişler3.  Bunlar, kendi ülkelerinin en üst entelektüel seviyesinde ve bilim adamı nosyonunda gençler.

ABD nüfusu 2014 yılı itibarı ile 320 milyon civarında. Normal dağılım eğrisine göre bu nüfusun IQ ve entelektüel olarak ortalamanın üç üzeri standart sapmasında yer alan ve üstün zeka olarak kabul edilen yüzde 0.1’i yaklaşık 300.000 kişidir. ABD tarafından kabul edilen ülkelerinin en zeki insanları ki, sadece Çin ve Hindistan toplam nüfusu 3 milyar kabul edilirse, üstün zekalı yüzde 0.1 ‘i 3 milyon kişi içinden ABD üniversiteleri kriterlerine dayalı sıralama sonrası seçilen bu 900.000 kişi yaklaşık ABD aynı grubun üç katı olarak ortaya çıkmaktadır. Yani ABD şu andaki nüfusunu 3 katı daha ilave edilse bu kadar sayıda teknolojik ve yenilikçi ürün ortaya koyabilecek böyle bir gruba sahip olabilecektir. ABD’ye gelip burada yerleşen ve çoğunluğu belirli süre sonunda ABD vatandaşı olarak ülkede yerleşen bu grubun zeka seviyesi tüm nüfusun IQ ortalamasını yukarı çekerken. bu beyin göçünü veren ülkelerin toplam IQ ortalaması düşmekte, üniversite mezunu ve hatta okuma yazma oranı düşük bu ülkelerdeki araştırmalar, buluşlar ve hatta eğitim seviyesini de düşürmektedir. Diğer taraftan ABD’ye kaptırılan bu beyin göçü sadece gelişmekte olan ülkelerle sınırlı kalmamakta gelişmiş ülkelerden de pek çok kişi çeşitli nedenlerle ABD’ye yerleşmektedir. Bu şekilde, ABD katma değeri çok yüksek olan yenilikçi ve teknolojik ürünlerden daha da fazla üretir hale gelmektedir. Bu bir çığ etkisi şeklinde giderek artmaktadır. Bu rakamlara yine kendi finansal kaynakları ile ABD’ye okumaya ya da iş kurmaya gelenlerin oluşturduğu müteşebbis ve genelde zengin ve memleketlerindeki üst düzey kişilerin kattığı, girişimcilik zekası ve bağlantılar, buraya aktardıkları ve bıraktıkları sermaye de eklenince ibre iyice ABD’den tarafa dönmekte.

Yıllar içerisinde bu döngüden yeterince faydalanan USA’de önemli büyüklükte ve milyonlarca araştırmacıyı finanse edebilecek sermaye birikimi, dünyanın en ünlü ve bilimsel açıdan etkin üniversitelerindeki projeler de bu zincire eklenince, kaçınılmaz olarak ABD dünyanın “number-one” ülkesi olarak varlığını sürdürmekte ve bu saadet zinciri kırılmadıkça ki yakın gelecekte mümkün görünmüyor, sürdürecektir… Reading-MA, 24Nisan 2016

Notlar:
1 Vernon’un  Ürün Yaşam Evreleri Kuramı: Kuram konuyu zaman ekseninde açıklamaya çalıştığı için dinamik bir yapıdadır ve ürünlerin yaşam devrelerinin işleyişi bakımından ülkeleri en gelişmiş ülke konumundaki Amerika Birleşik Devletleri (başlangıç / ilk üretim ülkesi), diğer gelişmiş ülkeler ve daha az gelişmiş ülkelerin biçiminde sıralamaktadır. Diğer bir ifadeyle ele alınan ürünün üretimine ABD’de başlanacağını ve zaman içinde üretimin daha az gelişmişlik düzeyindeki diğer ülkelere kaydırılacağını; DDY hareketlerinin böylelikle ortaya çıkacağını savlamaktadır. Dolayısıyla, yeni bir ürün ABD’de az miktarda ve iç pazara üretilir, üretimi ufak çaptadır, ürün gittikçe geliştirilir. Üretim ihracata değil, iç talebe yöneliktir. Bu arada çok pahalı ve öncüdür. Gelişmiş ülkelere biraz, az gelişmişlere de çok daha az ihraç edilebilir. Daha sonra diğer gelişmiş ülkeler de bu ürün lisansını alarak üretime girer. Az gelişmiş ülkeler bu kez ABD yanında bu gelişmiş ülkelerden de ithalata başlar. Yenilikçi firma; daha karlı bulduğundan, içte ve dışta yeni teknolojinin lisansını satmaya başlar. Daha sonra, yüksek maliyetli Ar-Ge gerektirmediğinden ve zaten az gelişmiş ülkeler bu konuda zayıf olduklarından faktör maliyetleri düşük ve telif haklarının da yasalarla fazla korunamadığı az gelişmiş (taklitçi) ülkelere kayar. Yenilikçi ülkede üretim sürer; ancak ihracat artış hızı yavaşlar. Çünkü taklitçi ülkeler düşük fiyatla ihracat piyasalarını ele geçirmeye başlamıştır. Yenilikçi ülkede üretim sürerken, ihracat azalmaya başlar. Taklitçi ülkelerde üretim hızlanır, ihracat gittikçe artar. Sonunda yenilikçi ülkenin iç talebi, yerli üretim yerine ithalatla karşılanmaya başlar. İç üretim hızla düşer. Artık teknoloji bütün dünyaya yayılmıştır. Teknoloji bütün ülkeler tarafından kullanılır hale gelmiştir. ABD ve diğer gelişmiş ülkeler başka alanlarda yine yenilik peşinde koşmaya, yeni mallar bulup üretmeye ve bunların ilk ihracatçısı olmaya devam eder. Özetle, ürünü ilk çıkaran, genelde ABD, bir birim maliyetle ürettiği malı yüz birime satarken, bu evrelerin sonunda taklitçi ülkeler belki bir birim maliyetle ürettiği bu malı belki bir-buçuk birime satabilir (Yardibi C., .Mobilya Sektöründe Uluslararasılaşma ve Rekabet Stratejileri: Türkiye Örneği, Yayımlanmış Doktora Tezi, THK Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara., 2016).
2
Hindistanın teknik konularda faaliyetleri organize eden üst bir organizasyon.

3
http://immigrationtounitedstates.org/390-brain-drain.html

 

60’ta öğrendiklerim-1: AIG

Madem Amerika’lardayız, biraz buranın kültürünü canlı olarak öğrenelim istedim. Aynı apartmanda yaşayan emekli bir matematik öğretmeni olan Mr. Gil, ile arada sohbet ediyorum, kapının önünde gördükçe. Bu bölgede 1900’lü yılların başında gelen İrlandalıların istenmeyen topluluk olarak görüldüğü aynen Afro-Amerikalılar gibi ayrımcılığa tabi tutulduğunu ondan öğrendim. Bölge dünyanın her yerinden önemli göçler almış; İrlandalılar, İtalyanlar, sonradan Latin Amerikalılar, Çinliler, Hintli, Pakistanlı. Bu nedenle din görüşü olarak da çok farklılıklar var. Gezerken gördüğüm kiliseler hakkında soru soruyorum Gil’e. Katolik kilisesi, Protestan Kilisesi, Unitarian Kilisesi, hatta Korelilerin bile farklı ibadethanesinden bahsediyor. Genelde bu bölgede Katolikler, ABD  genel ortalamasına göre çok fazla oranda. Bu nedenle Reading şehrinde iki Katolik kilisesi varmış. Tüm Amerika’da kendini dindar olarak görenlerin oranı yüzde elliden biraz az. Bunların çoğunluğu Katolik (%20 civarında), ikinci sırada Baptist Protestanlar varmış. Hristiyanlık ile ilgili ayrıntılar bayağı karışık bulduğumdan fazla detaya girmek istemiyorum. 

Reading Kütüphanesi çok güzel ve çok çeşitli dergiler geliyor. İki haftalığına neredeyse tüm dergilerden alıp evinizde okuyabiliyorsunuz. Yine buradaki gazetelere bakarken AIG(Answers In Genesis) diye bayağı uzun bir yazı gördüm; Nuh’un gemisi resimleri vardı. Algıda seçicilik kavramı devreye girdi ve önce televizyon sonra internet üzerinden AIG ile ilgili konulara bakmaya başladım. AIG, kökten hristiyancı bir grup ve genç Dünya yaratılışçıları olarak yeryüzü ve evrenin oluşumu hakkında bilimsel temelleri reddeden, tam tersine İncil’de yer alan hikayelerin bilimsel gerçekler olduğunu savunan bir grup.  Bunlara göre Tanrı dünya ve evreni 6.000 yıl önce MÖ 4008 yılında altı günde yarattı. Nuh MÖ 2.500 yılında dinazorlar da dahil tüm hayvanları ve sekiz insanı gemisine aldı. Diğer tüm canlılar selde yok oldu. Bu konuyu abartarak Kentucy kentinde Nuh’un gemisini tekrar inşa ettiklerini ve bütün hayvanları burada sergileyeceklerini iddia ediyorlar. Nerede ise 5 milyondan fazla hayvan çeşidi, çarpı iki, artı tüm dinazor çeşitleri bir gemide. 

Devamı gelecek….

60 sonrası diz sağlığı

peter-skins-his-knee-family-guyZaman zaman gençlerde de rastlanmasına rağmen insan eskidikçe vücut parçaları da yıpranıyor haliyle. Bunlardan bazıları vücut tarafından doğal olarak, bazıları ilaç bazıları da yedek parça değişimi ya da ilave parça eklenmesi (gözlük, işitme cihazı, baston vb) ile bir süre daha görevini yapmaya çalışıyor.

Bunlardan biri de destek ve hareket sisteminin önemli bir parçası olan diz ve buna bağlı çalışan diz kapağı, kıkırdaktır (cartilage). Kıkırdak yediğimiz besinlere göre kendini yeniler. Diz kıkırdağında etkili olan en yaygın diğer faktörlerden biri de son zamanlarda iyi tanınan, 40 yaşının üzerindeki neredeyse herkesi etkileyen kireçlenme imiş. Kıkırdakla ilgili sorun yaşaması muhtemel diğer ilgili gruplar, düşme sonucu oluşan kıkırdak yaralanmalarına maruz kişiler ve sporcular, özellikle de uzun mesafe koşucuları olarak gösterilmektedir. Bu yüzden, yeterli ve uygun beslenme kıkırdak dokusunun hızlı yenilenebilmesi için gereklidir. Hızlı kıkırdak yenilenmesi için en önemli amino asitlerden biri lisindir. Lisin, kalsiyum emiliminden ve zarar görmüş bölgeyi onaran kolajen (kıkırdak tutkalı) üretiminden sorumludur. Lisin içeren bazı besinler: bakliyat, balık, jelatin(paça), zencefil, halis zeytinyağı vb olarak bir çok sitede ve kitapta verilmektedir.

Bunun yanında yıllık satışları milyar dolarlarla ifade edilen, ilaç olmayan fakat destek sağlayıcı ürün olarak her yerde satılabilen glucosamine, chiondrit, MSM  gibi ürünler özellikle sporcular tarafından yakından takip edilmektedir. Bu ürünler farklı şekillerde, günde 1 adet (one-a-day) yada iki adet hap ya da toz şeklinde pazarlanmakta ve artirit ağrısı çeken ya da kıkırdağı güçlendirmek isteyenler için ayrı bir seçenek olarak sunulmaktadır.

Nedir bunlar? Bunlar iltihaplanmaya karşı (anti-inflammatories) bir ürün değildir, fakat insanlar diz ya da başka eklem iltihabına maruz kalma durumunda kullanırlar ve iyi geldiğini söylerler. Bunlar performans artırıcı değildir, fakat atlet ve vücut geliştiriciler performanslarını geliştirici ilaçlar yerine bunları kullanırlar. Bütün bu tip maddeler “yiyecek-benzeri” fakat yiyecek değil, vitamin değil, ancak alınmasında sakınca olmayan ve bir şekilde bir yerlere faydalı olacağı sanılan maddelerdir (*).  Yaptığım literatür araştırmasına bağlı olarak aşağıdaki gruplama ortaya çıktı:

  • Ciddi tıbbi kuruluş ve araştırmalar, geyik olduğunu söylüyorlar. Placebo denen hiçbir etkisi olmayan ilaç süsü verilen malzeme, ile bu tip aktar ürünlerini alanların belirli bir süre sonra karşılaştırmalarında fark olmadığını, placebo (içi boş ilaç) alanların Glucosamine ya da Chondrotin aldığını zannederek , ilacın kendilerini iyileştirdiğini belirttikleri, MR ve röntgen sonuçlarından farklı bir sonuç göremedikleri,
  • Yine bir çok ciddi kuruluş tarafından, ki bunlar genelde Amerikanın meşhur hastaneleri web siteleri, yazılarında ise daha önce bahsettiğim gibi önemli zararlardan bahsediliyor, yan etkilerden bahsediliyor. Burada astım, gastrit-ülser, böbrek sorunu, deri ile ilgili sorun, ya da potasyum alması istenmeyen kişilerin dikkatli kullanması, katarakt ve göz kuruluğu riskini arttırıyor ki, bizim yaşlarda katarakt önemli bir konu, kanama riskini artırıyor, tansiyonu artırma riski var, kan şekeri düzeyini olumsuz etkiliyor, karaciğerde hasar meydana getirebiliyor, sırt ve boyun ağrılarına neden olabiliyor, mide yanması gaz, ağız kuruluğu, LDL artırıyor…Bu liste uzayıp gidiyor. Tabi ki bunların hepsini bir kişinin yaşaması diye bir şey söz konusu değil. Herkesin yapısına göre bunlardan bir ya da bir kaçı etkili olabiliyor.
  • Bazı yazılarda ise, kimilerine iyi gelebildiği, fakat genel olarak bir katkı sağlamadığı, bu nedenle 1-2 ay denenip iyi geldiğini hissedersen kullan diyor. Bur da ne “şiş yansın ne kebap” felsefesi kokuyor. Ancak benim değerlendirmeme göre bu durum şundan kaynaklanıyor olabilir: Kanserde bile ilaç bile kullanmasan belirli bir yüzde iyileşebiliyor, yüzde 3-5. Bunlarda ya vücut direnci bir sebeple artıyor, psikolojik, hava değişimi ya da başka bir olay ya da genetik olarak güçlü olabiliyorlar. Bu arada örneğin bir hocaya üfletti ise “vay hoca iyileştirdi” ya da tesadüfen affedersin eşek sütü içti ise, eşek sütü şu hastalığa iyi geliyor babında dedikodu yayılıyor.
  • Bazı yazılar ki bunlar çok az, araştırmalarda fayda elde edildiği yazılmış, ya da bunları kullananlar sorunlarına iyi geldiğini belirtmişler.

Önemli bir diğer konu da başka bir ilaç kullanıyorsan bir nedenle, kesinlikle birbirini olumsuz etkileme söz konusu.

Bir de geyik forumlar var, “bu hap Ayşe Teyze sırt ağrısına  iyi gelmiş, sen de dizin için kullanabilirsin” babında.

Bu nedenle kesinlikle doktor, ama burada bahsettiğim DOKTOR, eğer bu alanda iyi, ilgili ve bilgili  bir tanıdığın varsa, kontrolü ve tavsiyesinde, belki denenebilir, paran bolsa. Çünkü eğer dizde bir problem varsa etkisi için en az 3 ay kullanmak gerekiyor, etkisini görmek için(**).  

Bana sorarsanız  verilecek  her kilo on kutu bu aktar malzemelerinden daha faydalı. Gerçekten  kilo da dizlere binen yükü çok fazla artırmakta. Bunu hiçbir ilaç, şimdilik engelleyemiyor.

Artı yiyecekler, halis zeytinyağı, zerdeçal, balık, paça fayda sağlayabilir. Ancak bunları yemekten önce mi sonra mı yiyeceğim diye sormazsınız umarım.

Koşmak diz kıkırdağı kalınlaştırarak olumlu katkıda bulunuyor. Benim son yazdığım yazıda bu konuya işaret edilmekte. Ancak fazladan her kilo 3-5 kat fazla kilo olarak dizlere vuruyor. Bu nedenle öncelik:

  1. Kilo vermek
  2. Ayakkabı seçimi
  3. Doğru zeminde koşmak
  4. Yiyecek seçimi
  5. Belki bunların hepsinin sonunda denemek için bu ilaçlar o da fazla paran var da harcayamıyorsun, bari bu da kalmasın denirse,

Homo-sapiens türü, çalışmadan ve özellikle bir anda sorun çözecek mucizelere fazla alıştırılmış gibi, tabi derecesi farklı kültürlerde farklı seviyede olmak üzere. Bunların başında hurafelere dayalı davranışlar, sonra bir hapla zayıflama umutları, en az eforla en fazla sonuç alma gelmekte. Hatta insanlar mevcut yapısını değiştirecek operasyonlarla, mide kelepçe, yağ aldırma, her türlü riski göze alabiliyorlar. Ancak; çözümler hep uzun vadeli, sabır ve çalışma gerektiren cinsten olursa kalıcı olabiliyor, maalesef.

(*)https://www.painscience.com/articles/supplements-for-pain.php (**)http://www.arthritis.org/living-with-arthritis/treatments/natural/supplements-herbs/glucosamine-chondroitin-osteoarthritis.php

Not: Buradaki bilgiler tıbbi bir araştırma ya da tedavi amaçlı değil sadece literatür taraması sonucu elde edilen bilgilerden oluşturulmuştur.  Reading, 30 Mart 2016

Türklüğünü Kaybetmemek

atatürkAmerika’da, Çinliler, Hintliler ya da Pakistanlılar kadar fazla olmasa da her şehirde Türkiye’den çeşitli amaçlarla buralara gelerek yerleşmiş ya da yerleşmekte olan Türklere rastlamak mümkün. Bazen bir alışveriş merkezinde gezerken Türkçe konuşmalardan, belki bazen davranışlardan çokça da Türkiye’deki tanıdık ve çevrelerden elde edilen referans bilgilerden uzaklarda nostalji oluşturacak bu tip olaylarla karşılaşmak ilk anda mutlu kılıyor insanı. Nerelidir acaba? Ne maksatla gelmişler, buralarda kalmışlardır? Mutlu mudurlar? Dönüş arzuları var mıdır? Yoksa temelli buralarda kalmaya mı karar vermişlerdir? Bir çok soru gelir geçer insanın aklından. Genelde referans yoksa pek temas edilmez nedense. Çekinilir birbirlerinden. Halbuki diğer ülkelerin insanları daha biri birine düşkün görünür. Çinliler, Hintliler hep bir aradadırlar. Reading (Boston yakınında bir town) sokaklarında koşarken bir çok evin önündeki bayrak direklerinde İrlanda ve İtalyan bayrakları, Amerikan bayrakları yanında asılıdır, belli ki gurur duymaktalar ait oldukları, geldikleri köklerinden. Bizimkiler acaba, benden bir şey mi ister, ya da kıskançlıktan dolayı mıdır bilinmez, uzak durular genelde, 40 yılın deneyim ve gözlemime göre.

Ancak bir de gururumuz olabilecek pozisyonlarda genelde üniversite ya da araştırma kurumlarında bilim insanı olmayı başarmış, Amerikalıların bile gıpta ile baktığı değerli insanlarımızla tanışma fırsatı ortaya çıkabilir. Nobel Bilim Ödülü kazanmış, halen Amerikalı olsa da eskiden bizden olan Prof. Aziz Sancar gibi çok nadir kişilerle karşılaşma şansımız olmasa da kendi çapında önemli kişiler memleketinizden, burada hemşehriler kastediliyor, ya da tanıdık çevrenizden “yaa bizim ……. de orada idi” gibisinden başlayan yardımsever düşüncelerle, tanışma fırsatı önünüze çıkabilir.

İşte bunun gibi bir “bizim de orada” vak’ası başımıza geldi. Gerçi bir çok kez benzeri olay başımızdan geçtiği halde bu sonuncusu biraz ilginç geldiği için yazmak istedim. Buranın, Boston, pek meşhur bir hastanesinde önemli bir konuda uzman bilim insanı bir hemşehrimiz olduğunu öğrenince, biraz merak, biraz gurur duyguları ile ve ayrıca referans veren yakınımızı kırmamak için isimden internette iletişim bilgisine erişildi. Tabi önemli olan bu kişinin Amerika’da da olsa bir sekreteri vardı. Numarayı bırakıldı. Çok kısa bir süre sonra aradığım gururumuz, hemşehrimiz bayan kendi cep telefonundan aradı. O kadar sevinmiş görünüyordu ki, cebini, e-mail’ini bırakarak muhakkak görüşmemizi istedi. Yaklaşık 20 dakika süren samimi telefon görüşmesinde, kendisi Türkiye’den yeni döndüğünü ve bir hafta-on gün içinde işlerini düzen koyduğunda muhakkak tekrar görüşüp buluşmayı düşündüğünü beyan etti. Konuşma sırasında aklımda kalan en heyecan verici konuşma: “Ben 30 yıldır buradayım ama Türklüğümü kaybetmedim, diğerleri gibi”  bir cümle idi. Bu da beni ve anlattığımda yanımda bulunan eşimi çok sevindirdi. Çünkü burada yerleşik çocukların böyle değerli ve bilgili kişiler ile tanışması fikir her zaman hoşumuza gitmiştir.

Yazıma bu kişi ile buluşup, görüştükten sonra neler yeyip içtiğimizi, yıllardır buralarda nasıl yaşandığını, buralarda bilim insanı olmanın ne kadar zevkli ve insanlık yararına olduğu, birazcık da “ne olacak bizim memleketin hali” muhabbeti ile devam etmem gerekirdi. Ancak, olay şu şekilde devam etti: Ben hemen kendimizi tanıtan bir e-mail döşedim. Döşedim derken kısaca yazdım fazla vaktini almamak için. Ve kendilerini ailesi ile birlikte ikindi çayına davet ettim, on gün sonrasına. Bir hafta sonra yanıt alamayınca, gelirlerse hazır olalım diye verdiği cep numarasını aradım. Türklüğünü kaybetmeyen bilim insanımız cevap veremedi. Normaldir, hastası toplantısı vardır dedim. Biraz sonra kendisi tarafından arandım. Ancak konuşmasından ben olduğumu bilmeden aradığını anladım. Numarayı henüz tanımadığından bir hastası ya da kendince önemli birinden geldiğini sanarak geri dönmüştü. Kendimi tanıtır tanıtmaz  “Şu anda klinikteyim, hemen geri arayacağım” dedi ve kapattık.

O gün bu gündür, ne mailime yanıt ne geri dönen bir telefon. Burada kesinlikle bir yanlış anlama durumu yok. Ben de bizim kültürde bir klasik olan bu durumu kabullenerek bir daha kendilerini rahatsız etmedim, tabi ki. Umarım çok acil bir olay araya girmemiştir.

No further comments!

Cengiz Yardibi,
Reading, MA, 14 Mart 2016

60 sonrası biraz istatistik

Örneklem Büyüklüğünün Belirlenmesi- Sample Size Calculation
Copy-writing-statisticsTezim için yaptığım anket “sample size-örneklem büyüklüğü” hesaplanması ve yorumlanması konusunda bir kaç istatistik mezunu genç ile yaptığım görüşme ve web üzerinde yaptığım Türkçe sitelerdeki açıklamalardan tatmin olmayınca kendimi “stattrek” sitesinde buldum. Bizim sitelerde gerek tercüme hatası gerek formüllerde verilen sembollerin açıklamalarda farklı olarak kopyalanmış olması ya da aktarma sorunu nedeniyle sağlıklı bir bilgi elde edilmesi olanaksız gibi geldi. Üstelik akademik düzeyde ve akademik unvanlarla yayınlanan bu notlar o kadar baştan savmaki…İşte benim derlediklerim: Okumaya devam et “60 sonrası biraz istatistik”