Sağlığa Koş

İnsan yaşamında birçok dönüm noktası vardır kimisi iyiye, kimisi kötüye yorulan: Okul, kariyer, evlilik vb. Aslında bilinçli ya da  hiç farkına varmadan alabileceğimiz bu kararlar kişinin ve etrafındakilerin geleceğini etkiler, oluşturur. Her şeyin başında gelmesi gereken sağlığımızı etkileyebilecek en önemli konuların koşmak fiili ile ilgili olduğunu okudum, deneyimledim, yaşıyorum, yazıyorum.

Bu maksatla hazırladığım ve kendim için kitap haline getirdiğim doküman kapak ve içerik:

İçindekiler
Birinci Bölüm: Niçin Koşmalıyız?   14
Yanlış Teşhis   17
Her Gün Check-Up Yaptırıyorum, Hem de Bedavaya!         22
Egzersiz, Koşu, Koşmak         25
Koşu İlacı ile Tedavi   33
EpiGenetic-Koşma-Yaşam Kontrolü  38
Güçlü Bağışıklık – Koşu          44
Grip-Soğuk Algınlığı  48
Kalp ve Koşu  51
Damar Sağlığı ve Koşu           56
Koşu-Kalp-Beyin        61
Dizler ve Koşu            65
Yüksek Tansiyon ve Koşu      74
Kolesterol – Koşu       79
Obezite ve Koşu         85
Diyabet ve Koşu         90
Kanser-Koşu   95
Koşu ve H.Pylori-Ülser           100
Göz Sağlığı-Koşu        104
Tiroid Hastalıkları ve Koşu     109
Alerjiden Koşarak Kurtulma   115
Migren ve Koşu          120
Obsesif Kompulsif Bozukluk, Depresyon ve Koşu    125
Yaşlılık Hastalığı-Longevity ve Koşu 130
Sarkopeni ve Koşu      135
Sigara Bağımlılığına Karşı Koşu         139
Alkol Bağımlılığı ve Koşu      144
Beslenme ve Koşu      151
İkinci Bölüm: Koşu Anılarım          156
Meglio tardi che mai, ma e meglio mai tardi! 158
Niye Koşuyorsunuz?   160
Kaçıncı Oldun 164
Bu Yaşta Koşuyor…  167
Koşu Nelere Kadirmiş            171
Ve…60 yaş…ilk maraton       176
60+ Yaşında-3 Delikanlı…Büyükada-11K Macerası 180
Boston-2016 Yaşanmışlıklar   183
Boston Maratonu        183
Caretta Koşusu           190
Eymir Göl Koşusu      194
Ultra-hedefler 198
Koşunun Ultrası          201
Hedef Ötesi…Hayal ötesi      205
Run Fire Cappadocia-UltraMaraton   209
Erciyes Ultra Sky Trail, 2018  215
Dedem, Netcen Bu Yaşta?     225
Bitirirken…         229

 

Erciyes Sky Trail Ultra 2018

Start Sabah 06:00

Volkanik atıklar, lav yatakları, sürekli 2200-2600 metre irtifa, 3000 metreden fazla tırmanış ve Erciyes Zirve etrafında tam bir tur, 64 kilometre, üstelik Temmuz sıcağında; Türkiye’nin en çetin ultra maratonu.

Ultralara geçişimden itibaren hedefim Türkiye tüm ultralara en az birer kez katılmak. İkinci olarak da gidebileceğim en uzak mesafeyi koşmak. Bu hedeflere adım adım yaklaşmaktayım: İznik 50, Kapadokya 63 ve Erciyes 64 kilometre (Ultralarda her 100 metre tırmanış 1 kilometre ilave mesafeye olarak kabul edilir. Bu durumda Erciyes 64K, 94 kilometreye eşdeğer. Diğer taraftan sürekli 2500 metre üzerinde bir koşu ise %10 ilave mesafe anlamına., zemini saymıyorum bile. Bu hesaplara göre Erciyes Ultra düz yolda koşulacak 100+ kilometre ile eşdeğer bir güçlük derecesi oluşturmakta.) Daha 80 kilometreye kadar gitmeyi düşünüyorum; fazlası ilerleyen yaşla birlikte uçuk bir hedef olabilir?

Metabolizmanın dayanabileceği uzun mesafeli dayanıklılık koşusu yıl başına belirli bir sayıyı geçmemesi gerekiyor, yaşa, yapıya bağlı olarak. Koşu takviminde bazen aynı ayda birden fazla ultra planlanabiliyor; Temmuzda Erciyes ve Tuzgölü ultraları gibi. Her ikisi de ilginç olduğu kadar zorlu. Erciyes yükseklerde ve tırmanış dolu olduğu halde Tuzgölü rakımı sadece 900 metre ve dümdüz.

Bu nedenle Erciyes’te  karar kılarak aileden yükselen, 7-70, tüm itirazlara rağmen kayıt oldum. Hatta torunum Duru (6) dağlarda ayı ve yılan olur diyerek bana bu koşuyu yasakladı. Oralar karlı yılan olmaz dediğimde, o zaman kutup ayıları vardır diyerek korkutmaya çalıştı. Ancak bundan en fazla kendisi korkmuş. Mecburen sakladık koşuya gittiğimi, yerine gezmeye gidiyorum dedik. Bilmem ne kadar inandırıcı oldu.

Yüksekliğe alışmak için üç gün öncesinden yarış başlangıç noktasına çok yakın bir otele yerleştik, bana sürekli destek veren eşimle birlikte. İlk gün çıkılacak maksimum irtifa olacak 2.600 metreye alışmak için, otele yerleşir yerleşmez spor kıyafetlerini giyerek kayak pisti altında 2600 metre irtifaya kadar 2 kilometre çıkıp, burada biraz oyalandıktan sonra aşağı indim. Standart prosedür kapsamında koşu numarası, çantası, T-şört teslim aldım. Akşam da teknik brifinge katıldım.

Video URL

7 Temmuz sabahı 05:00’da kalkarak hazırlıklarımı tamamladım ve 06:00 ‘da başlayacak yarış başlangıç noktasına yollandım. Kayıtlı 41 koşucudan sadece 27’si, kadın-erkek, yerli-yabancı,  boy göstermişti. Tabi düşük bir katılım.Bu nedenle 64 kilometre boyunca koşacak 27 kişinin arazide dağılımı ilginç olacaktı. Bu organizasyon kapsamında icra edilen dikey çıkış, 10K ve 25K koşuları farklı saat ve başlangıç noktalarından başlatıldı.

Yarışın son etabı hakkında anlatılan korkunç hikayeler nedeni ile yarışa temkinli başladım. Benim gibi temkinli başlayan Alman ve 46 yaşında olduğunu öğrendiğim Boris ile ilk kontrol noktasına kadar gayet güzel ve rahat bir tempoda koştuk. Burada dinlenme ve su ikmali için ben 5 dakika oyalandım fakat Boris beklemedi. Bu kadar uzun ve vahşi bir doğada işaretleri kaybetmek ölümcül olmasa da bayağı sorun çıkaracak bir durum olacağından önceden koşmuş birisi ya da en azından dört gözle etrafı gözetlemenin faydalı olacağını düşünürken daha sonra adının Sevil Toker olduğunu öğrendiğim 83 doğumlu kızımızla beraber koşmaya devam ettim. Kendisi İznik Ultra koşusunda 140 kilometre kadınlarda birinci olmuş. Bu yarışa daha önce de katıldığından parkuru biliyor. Bayağı faydası oldu, tempo açısından sürekli işaret arama açısından. Bir 10-15 kilometre kadar temposuna ayak uydurabildim. Sonra bir yokuşta geri kaldım ve bir daha da yetişemedim.

Artık iş başa kalmıştı. Ne önümde ne arkamda göz mesafem ki bu 3-5 kilometre olabilir açık arazi ufkumda görünürde kimse kalmamıştı. Gözümü dört açmam şart, işaretleri kaçırmamak için. Nitekim deneyimli koşuculardan bir daha sonra saatine koşu rotasını yüklediği ve en ufak bir sapmada elektronik olarak ikaz alacağını düşündüğünden işaretlere bakmadığını bu nedenle de epey bir süre yanlış yolda koşup sakatlandığını ve yarışı bıraktığını anlattı. Ben de eski usüllerin daha etkin olduğunu söyleyip bu kadar teknolojiye bağımlı olmamaları gerektiğini, arada bir kafaları makinelerden kaldırıp doğaya bakmalarını önerdim.

Koşu zemini bir kesit

Aman Allahım! Ömrümde bu kadar taş, kaya ve teknik toplantıda dikkat çekilen “Geven” dikeni olan bir arazi görmemiştim. Taşlar üzerinde koşmak değil yürümek ne mümkün! Yumruk büyüklüğünden büyük kayalara kadar fakat hepsi de hareketli. Üzerine basınca yuvarlanıp düşme riski çok fazla. Ayrıca bu geven dikeni iki santim kalınlığındaki ayakkabıdan bile geçip iğne gibi batıyor ayaklara. Durup dikenleri çıkarmak geliyor aklıma, ancak kim duracak, yere eğilecek, zorla ayakkabı çıkacak, tozluk, sırtta çanta… Gelecek kontrol noktasına kadar ayakkabı ve çoraptaki dikenler batmasın diye ayaklarımı ayakkabı içinde şekilden şekile sokuyorum, koşarken. Yokuşlar o kadar dik ki; buralarda basılan her taş aşağı kayıp ayağı boşa çıkarmakta. Etrafta in cin top oynuyor. Bir de “Gelengi” diye adlandırılan mirketlerin çok küçüğü hayvancıklar ve kuşlar var.

Yarış 6 etaptan oluşuyor. İlk etap kolaydı. Boris ile konuşarak ve manzaraya bakarak nispeten düzgün zeminde normal tempoda koştuk.

İkinci etap tamamen kül ve kayadan oluşan dik, uçurum gibi engebelere sahip. Ayakların içine taş, toprak girmesin diye bileklikleri geri sarıp ayakkabı kenarlarını kapatmaya çalıştım, fakat nafile.

İkinci kontrol noktası Sarıgöl kenarında. Güzel bir manzara ve tek düzgün zemin. Ancak burada fazla oyalanmadan yola koyulmam gerekti, hava kararmadan bitirebilmek için. Kızık Yaylasına çıktım. Burada yörük çadırlarına rastladım. Biri beni çağırdı ve ayran ikram etti. bAç mısın, yemek verelim dedi. Teşekkür edip ayran içtikten  bir-kaç dakika sonra tekrar yola çıktım.

Ancak buradan üçüncü kontrol noktasına kadar olan arazi tamamen kayalık. Geven dikenlerinden bahsetmeye gerek yok sanırım. İki buçuk saat olarak hesapladığım bu etabı 3 saat 20 dakikada bitirebildiğime şükrettim. Burada koşmak bir yana yürüyebilmek ve kayaların üzerinden aşabilmek için ellerimi de kullanmak zorunda kaldım. Bir-iki kez de yuvarlandım. Etabın sonunda düz ve bayır aşağı bir yola çıkınca biraz koşma fırsatım oldu. Bu arada koşarken yüksek irtifa nedeni ile fazla su kaybı yaşanacağından depolarımızın dolu tutulması önerilmişti. Yedek su şişeleri ile birlikte sırtıma en az 3 kilo da çanta var. Bu noktada Erciyes Sky Ultra diğer bir zorluğu da daha önce yazdığım gibi olayın 2200-2600 metre arasında bir yükseklikte koşulması. Bu nedenle alışkın olmayanlar epey bir zorluk çekti.

Üçüncü kontrol noktasında krallar gibi karşılandım, zaten yarım saatte sadece bir kişi uğrayan çadırda. Hemen sırtımdaki çantam alındı, su ve kola depolarım tazelendi. Bu arada çamur, toz, ve dikenle dolu çorapları değiştirdim ve on dakika sonra tekrar yola koyuldum. Bundan sonra 7.5 ve 6.5 kilometrelik iki etap daha düzgündü. Artık eskiden şikayet ettiğim bayır ve tozlar dümdüz yol gibi geliyordu gözüme.

gereme ile ilgili görsel sonucu
Gereme Kalıntıları

Dördüncü durak noktası Gereme’de kurulu. Erciyes Dağı’nın güney eteğinde yer alan ve eski adı Spistra olan Gereme, ikonklastik dönemin önemli yerleşim bölgelerinden biri imiş. Su aramak için yapılan bir çalışmada 20-30 metre toprak altında kemerlerin çıkması, yörede yaşanan afetlerin büyüklüğünü ortaya koymaktadır, denilmekte yazınlarda.

İlk koştuğum İznik ultra yumuşak toprak ve tabiatı sonrası Kapadokya ultra arazisi çetin gelmişti. Ancak Erciyes parkuru patika ise, Kapadokya otoyol diye düşünmeden edemedim. 

Bu arada sıcak da bastırdı. Ancak düzgün yolu olan bu iki etabı rahatça koşup- yürümeye başladım. Beşinci etapta epey önümdeki bir İngiliz, Nick, ortamda nadir olan bir ağacın dibinde oturmuş bekliyordu. Ne olduğunu sorduğumda yükseklik çarptı, yarışı bıraktım görevliler gelip alacak dedi. Yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum, yok dedi. Selamlaşıp ayrıldım.

İkibin altıyüz metre irtifadaki son kontrol noktasına geldiğimde 11 saattir koştuğumu gördüm saatimde ve 53 kilometre yol gelebilmiştim ancak. Az bir şeyler yediğimden midem bulanmaya başlamıştı. Görevli gençler hemen limonlu su, tuzlu fıstık, kola, muz destek çıktılar. Son etabın zorluğu baştan beri herkesin dilinde idi. Yok 15 yok 20 vadi inilip çıkılacaktı. Görevli çocuklara sordum, devam edeyim mi yoksa kalır mıyım dağın başında diye. Abi sen devam et, durumun iyi diye cesaret verdiler sağ olsunlar. 20-25 dakika oyalandım, hem dinlenmek hem de midemin bulantısının geçmesi için.

Üzerinde sek sek yaptığım taşlar

Sonra olayı bitirmek için yola çıktım. Nasıl bir arazi: Bir iniyor bir çıkıyorsun, karabatak gibi. Yardibi olalı bu kadar “yar dibi” görmemiştim hayatımda. Ardı arkasına yarlar, hem derin hem de taş, kaya dolu, yuvarlanmamak işten bile değil. Gerçekten bir kaç kez yuvarlandım, fakat kendimi kurtardım her seferinde  ve sıradakine devam ettim. Tam bitti derken başka bir yar! On bir kilometrelik bu son etapta aynı zamanda tekrar 2600 metre irtifaya tırmandım. Olayın başlangıç-bitim noktası olan oteller bölgesinde önce DSİ barajı göründü ufuktan. Bu arada diğer bir tehlike karanlık basması. Eğer hava kararırsa hem Erciyes soğuğu hemde işaretleri göremeyip arazide kaybolma riski de var. Taş ve dikenden koşmak da mümkün değil bir an önce koşup bitiresin. Bu arada bekleyenler de merak ediyor. Neyse cep telefonu çektiği için  şanslı sayılırım. Arayıp haber veriyorum, ancak sekize doğru gelebileceğimi, 14 saat sonra.

Akşam kavuşurken uzaktan teleferik direkleri görünüyor. Dünyanın yuvarlak olduğunu anlatırken ilkokulda önce gemi dumanı, sonra direkleri görünür derlerdi. Aklıma geliyor. Önce teleferik direkleri, sonra yavaş yavaş oteller, fakat yine epey bir taş, diken, yar geçmek gerekiyor. Geride kalanların karanlıkta nasıl yollarını bulacakları düşünerek bu mesafeleri de geçip bitiş takı altına varıyorum Bekleyen sadece eşim var. Millet bizden ümidi kesip, “kalan sağlar bizimdir” diye ödül törenine başlamış bile.

Bitiş anısı 20:00

İnsanoğlunun limiti olmadığını Haruki Murakami “Koşmasaydım Yazamazdım” kitabından okumuştum. Gerçekten de beş yıl önce düşünemeyeceğim şekilde bir saat bile koşamazken, 14 saat bu kadar çetin bir arazide nerede ise tek başına koşmanın ve bitirmenin heyecan ve zevkine eriştiğimi düşündüm. Bir de yarışı bitirebilen 25 kişi içinde en yaşlısı benmişim. Kaçıncı oldun diye soracaklar için: 60+ yaş içinde birinci (tek bendim bu kategoride 🙂 ), her yaştan 27 kişi içinde 16 ncı, fena sayılmaz. 2017 yılı bu parkuru bitirenlerin sayısı 17 imiş. Tekrarları çıkartırsak üçüncüsü icra edilen koşuyu tamamlayan dünyada ve Türkiye’de ilk 50 içinde olduğum sonucu ortaya çıkıyor.

Eve geldik. Ayakkabılar ve çoraplar yıkandığı halde hala geven dikeni  dikencikleri çıkıyor saklandıkları yerden. Peki hala neden anlatıyorsun bu kadar ıstırabı, koşma o zaman otur evinde diyenler için yanıtım yukarıdaki hikayede gizli… Ankara, 9 Temmuz 2018

Geven otu,Astragalus
Geven Otu
erciyes gelengi ile ilgili görsel sonucu
Gelengi Hayvanı

Veni, Vidi

Dün buranın başkanı olan Trump göçmenlik kısıtlaması ile ilgili Beyaz Saray’da yaptıkları bir toplantıda: “Why are we having all these people from shithole countries come here?” demiş; yani diyor ki bu pislik ülkelerden gelen bütün bu insanları neden kabul ediyoruz, en kibarı ile. Burada kastettiği ülkeler Allah’tan sadece Afrika ve Haiti ile sınırlı gibi. Ancak daha önceki açıklamalardan biliyoruz ki: Meksikalılar haydut, tecavüzcü, Pakistanlılar başka, müslümanlar bir başka ve daha bir sürü ayırımcı sıfatlara tabi tutulmuş aynı kişi tarafından. Zaten Kuzey Kore ile papaz, Çinlileri sevmez, Ruslar ise ezeli düşman.

Önceki gün burada bulunduğumuz “condo” daki bir İtalyan komşuyu ziyarete gitmiştik, karı-koca kırk yıl önce gelmişler bölgeye ve burada çalışıp emekli olmuş, iki çocuk beş torun. Bizden biraz daha fazla yaşamış (yaşlı), Reggio Calabria adlı İtalyanın güneyinde bir bölgeden göçmüşler zamanında. Reggio Calabria bizim Antalya’dan sıcak; burası, Boston ise kutup soğukları, tayfunlar… O bölgeye yakın üç yıl yaşadığımızdan örf, adet, dil ve mevcut durumu az çok biliyor anlıyoruz. Ancak İtalya dünya sıralamasında ekonomi, gelişmişlik ve teknoloji alanında ilk onda bir Avrupa Birliği üyesi ülke.

Laf döndü dolaştı, klasik soruya geldi: Neden kendi ülkenizde yaşamayıp buralara sürüklendiniz? Biz dedik  ki: Çocuklara Türkiye’ye döner misiniz diye yokluyoruz, buralarda çocuk yetiştirmek, yalnızlık ve diğer gurbet dezavantajlarından dem vurarak. İkisi birden heyecanla konuşmaya başladı, klasik İtalyan modunda: İtalya’da torpilin yoksa iş bulamazsın, yaşadığımız şehirlerde kimse kalmadı, gençler hep tüyüyor, mevcut toprakları işleyecek adam yok, politikacılar hep kendilerine çalışıyor… Buralarda ise biraz niteliğin varsa sadece işe başvuruyorsun, hoop… çalışmaya başlamışsın; bir dükkan açsan anında Ndrangetha (Oraların mafiası) tepende.  Özellikle bu bebelerin (torunlarını kastediyor) geleceği için burada bulunmak çok önemli diyorlar. Daha önce anne-babaları göç etmiş ve onları da aldırmış. İtalyanlar susmuyor: Bir kızkardeşlerinin kızı buradan Gasparia’ya (kendi köyleri) ziyarete gitmiş. Annesine burada kalacağım deyince kadın “deli misin, burada üç gün sonra sıkılırsın, iş yok güç yok” diye zorla buraya postalamışlar.   Saverio (amca): “Enayi gibi dönerim diye üç katlı ev yaptırdım memlekette , buradan ev almadım, emekli olunca burada kirada oturmak zorunda kaldım, İtalya’daki ev boşa eskiyor”… Sanki bu sözler bana bir yerleri anımsatıyor gibi.

Sonra bize döndüler ve kesinlikle çocuklara etki etmememizi, onların geleceği ve düzgün bir yaşam için elde ettikleri pozisyonu korumalarının ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalıştılar. Özellikle Signora Angelica eşimin bu konuda duygusal olarak daha baskıcı olacağını düşündüğünden, kesinlikle dönmeleri konusunda etki etmemesini aksi taktirde büyük hata yapabileceğini anlatmaya çalıştı.

Image result for panettoneDaha ilk tanışma toplantısında bu şekilde geçen misafirlikte İtalyan “espresso cafe” ve ev yapımı tatlı sundu, signorina Angelica. Giderken de “Panettone” denen bir tür İtalyan pastayı (İtalya’dan getirtmişler) koltuğumuzun altına sıkıştırdılar ve gelecek sefer bizi “Pasta (makarna)” yemeye davet edeceklerini de eklediler.

“Dönmek ya da dönmemek, işte bütün mesele bu, dışarıdan gelenler için!” Buradakilerin çoğu ya kendisi de dışlanmış-dışlanacak ( 20-30 sonra Hispanik ve Zenciler nüfus açısından beyazları sollayacaklar)  statüde, ya da Trump destekçisi olanların çoğu için ise kendi aleminde olduklarından konu fazla önemli ve dikkate değer değil, bu kadar bolluk ve düzen içinde. Trump en son lafında bu “shithole” ülke insanları yerine Norveçlileri almalıyız gibi bir şeyler de yuvarlamış, ancak Norveçliler ise bizi neden rahatsız ediyorsun, Norveç’de sağlık, eğitim bedava, en uzun yaşam süresi ve milli gelire sahibiz, buralardan kendi vatanımızdan kalkıp senin memleketinde ne işimiz var; zaten topu topu kaç kişiyiz burada diye dalga geçmişler.

Ancak, Avrupalısı dahil tüm dünyadan buraya göçme, vatandaşlık alma eğilimi yüksek; beyin göçü kapsamında olsun, para gücü ile, belki kaldırılacak ama piyango ile, kaçak olarak, bir şekilde insanlar burada yaşamak istiyor. Buraya yerleşen de özlemle geri sayıma başlıyor şu gün dönerim diye, uzaktan güneş vurmuş evinin altın pencereli olarak görüntüsüne kanan çocuk misali…

Hayat zor, hele memleketinden uzak yaşamak durumunda kalanlar için…Reading, January 12, 2018

Ada Turu

Sinop, uzun zamandır gezmeyi ve belki de ileride yaşamayı düşündüğüm bir şehir. Yıllar öncesi bir kere gitmişliğim vardı. İnternet üzerinden edindiğim bilgiler ve görsellere Sinop’lu öğrencilerimin önerileri eklenince sabırsızlıkla beklediğim bir olaydı. Hele doğuya doğru uzanan yarımadada yerleşim olmadığını ve koşulabilecek uzun mesafe yollar olduğunu “google maps” üzerinden görünce bir fırsat çıkmasını bekler durumda idim. Nihayet bu fırsat elime geçti: Karabük ziyaretim sırasında Amasra üzerinden yola çıkarak hem Sinop’u görecek hem sahilden Karadeniz kıyılarını geçecek hem de ıssız görünen yarımadayı koşacaktım ( Sonradan Sinopluların buraya ADA dediklerini öğrendim.)

Nihayet Sinop’a ulaşıp bir yere hem de “Ada Turu” yapılabilecek insansız ve betonsuz en yakın noktada bavulları açtıktan sonraki gün sabah yedide yola çıktım, kaldığımız yer Karakum’dan. Daha önceden de biraz istihbarat yapmaya çalışmıştım. Fakat hayret Sinoplular burayı bilmiyor gibi. Ya hiç gitmemişler ya da araba ile gezerken bira içmek ve çekirdek yemek için bir kaç noktada eyleşmişler, kalıntılardan anlaşıldığı kadarı ile. Kimi orası onsekiz-yirmi kilometre çok uzak, kimi çok yokuş gibi kulaktan dolma bilgiler verirken bıyık altından da gülmekte oldukları kolayca anlaşılıyordu, bu yaşlı amcanın oralara çıkma fikrine.

adaNe olur ne olmaz, köpek çıkar belki diye elime de bir sopa aldım. Zaten arazide koşan cross yapanlar için en büyük sorun başıboş hatta sahipli olup sırıtarak “birşey yapmaz, korkma” diyen köpeklerle gezenler olur genelde. Sabah erken kalkmış bir İstanbullu Sinoplu’dan yolu sordum garantiye almak için. Bana eli ile bulutla kaplı tepeyi göstererek dümdüz asfaltı takip etmemi söyledi. İlk üç kilometre 500 metrelik bir irtifaya tırmandırdı yol. Turun başlangıcında daha bir kaç yazlık villa hemen kayboldu. Sağımda deniz ve deniz nerede ise doksan derece inen yamaçlar solumda kah açıklık kah ağaçlık yoldan koşmaya devam ettim. 

Tepeye çıktığımda manzara müthiş idi. Deniz göz alabildiğine uzanıyordu. ada_2Yolda ne insan, ne araç ne de köpek vardı. beşinci kilometreden sonra bir kaç ahır göründü ve tabi doğaya salınan organik süt veren inekler. Bu şekilde on kilometre kadar koştuktan sonra Sinop Batısından tekrar şehir merkezine girdim, elimde sopa ile. Sopayı atmamıştım yarın tekrar koşarsam diye. Şehir merkezine girdiğimde saat sekize geliyordu. İnsanlar mesai için yavaş yavaş sokaklara çıkıyorlardı, fakat fazla bir kalabalık yoktu. Yolun üçe ayrıldığı bir noktada durarak bir teyzeye ( benden küçük  olsa da insanlara teyze, dayı deme alışkanlığı var.) Karakum’a  giden yolu sorduğumda en soldaki yolu gösterdi ve orası çok uzak diye ekledi, terden sırılsıklam olan T-shirt ve garip kıyafetime rağmen. Tabi cevap vermedim” Teyze on kilometreden fazla koştum zaten, bundan sonrası küsurat diye, sadece sağol” deyip devam ettim. Kaldığımız yere geldiğimde bir hayali daha gerçekleştirmiş olmaktan mutlu olmuştum. Sinop 12 Eylül, 2017.

Main PAGE

sinop_ada_turu

Karadeniz Karadeniz

Uzun süredir düşündüğüm Batı-Orta Karadeniz gezisine Karabük’ten başladım. Denizle ilk kucaklaşılan nokta,  Amasra’da kahvaltı, Türkan Abla’nın yerinde. Amasra ile ilgili fazla yazmaya gerek yok: Dar sokaklar, araçlarla dolu, Eylül olmasına rağmen. Burada fazla oyalanmadan daha doğuya ve sahilden araba ile gitme planı devreye alındı. Hedef İnebolu idi. Neden olduğunu bilmiyorum. Belki internet üzerinden edinilen bilgilere göre İstiklal Madalyalı bir şehir olması, tarihi, güzellikleri…

Yol üzerinde sağa-sola bakarak yavaş bir sür’atle ilerleImage result for gideros abantrken birden müthiş bir koy ile karşılaşıyoruz: Amazonlar tarafından kurulduğu belirtilen yerleşim yerindeki 3 bin 500 yıllık geçmişe sahip Gideros Koyu diye okuyorum internetten. Hemen dik yokuşlu yoldan aşağı iniyoruz. Manzara hep benzer, bakımsızlık, ihmal. Birkaç pansiyon, café, balıkçı evleri. Buradaki teknelerden koya mazot sızıyor. İtalya’nın meşhur Amalfi’si, Portofino’su buranın doğal güzelliği ile karşılaştırılamaz bile. Ancak bilinirlik, sunum, çevre buraların ancak lokal olarak tanınmasına olanak sağlayabiliyor, gibi geldi bana.

Yazının ilerleyen bölümlerinde de yer alacağı şekilde genelde sahil yolu çok kıvrımlı, inişli çıkışlı, bazen bozuk yollar, fakat müthiş bir tabiat, şahane bir deniz manzarası. Her köşe dönüşünde “vowwww” denebilecek bir güzellikte ya deniz, ya orman, çoğunlukla da ikisi bir arada görüntülerle karşılaştık. Ancak geçtiğimiz şehirler, durduğumuz yerler insanlarımız tarafından ancak bu kadar olabilir denilebilecek derecede tarumar edilmiş. Şehir denilen apartman topluluklarının olduğu yerler sanki Kuzeyden gelecek tehlikelere karşı korunmak üzere inşa edilmiş birbirine sıkıca bağlı apartmanların olduğu taş yığınları. Dar yollarda çok sık rastlanmayan araba ile durulabilecek yerler ise buralardan geçen insanların özelliklerini yansıtacak şekilde pis ve atık dolu. Bu kadar güzel yerlerde nasıl insanlar pisliklerini bırakabiliyor, hayret edilebilecek bir durum, hiç bir hayvanın pisliğine rastlanılmazken!

çöpler

Bu ortamda İnebolu’ya ulaşıyoruz. İnternet üzerinden araştırma yaptığım ve 10/10 değerlendirme alan bir pansiyona yönleniyoruz ilk önce. Ancak, buranın eski sahibesi devretmiş başkasına. İlk girişte bu “ratinglere” nasıl güvenilmemesi gerektiğini anlıyor insan. Oradan hemen ve sürat’le uzaklaşarak nispeten daha köklü ve daha lüks bir otele giriş yapıyoruz. Sonra heyecanla İnebolu turumuza başlıyoruz. Ancak heyhat: Sahil boyu birbirine yapışık apartman silsilesi bütün hayalleri yıkıyor. Bu apartmanların ne önünde ne arkasında bir karış toprak bırakılmadığı gibi dış cephelerden boya badanadan nasibini almamış çirkinlikte. Şehir merkezi ise çok klasik bir Anadolu görüntüsü.

Sabah nihai hedef olan Sinop için tekerlek dönüyor, yine korkunç güzel deniz-orman tabiat manzaraları ve dönemeçli yollardan. Sinop gerçekten güzel ve modern bir şehir havasında.  Eylül ortası gelmiş olmasına rağmen oteller hem dolu hem de pahalı. Özellikle de buraya geliş nedenlerinden biri olan deniz manzaralı oda yok. Gündüz arkadaşımın önerdiği uygulama otelinde ise sempozyum nedeniyle iğne atsan denize düşmüyormuş. Bu arayış sırasında yolumuz daha önceden Gelişim Üniversitesindeki Sinoplu öğrencilerimden kulağımda kalan Karakum’a düşüyor. Burada Sinop Öğretmenevi tabelasını görünce kapıya yönleniyoruz. Şansımıza  bir oda varmış. Çok güzel bir manzara var öğretmenevi part oteldeki odamızdan: Çamlar arasından deniz görünüyor. Odalar çok temiz ve lüks otellerden daha kullanışlı apart odalar. Burada konaklamaya karar veriyoruz. Sonradan çok isabetli olduğunu anlıyoruz bu kararımızın: Hem şehir merkezine yakın, yürüme mesafesi 3K, hem de ada tarafına yakın ve gayet sakin. Yerleştikten sonra plajda soluğumuzu alıp biraz yüzüyoruz, zaten akşam yakın. 

Sabah saat yedi olmadan kalkıyorum, deniz ve çam havasının verdiği hafiflik ile. Daha önceden yaptığım keşif kapsamında “Ada Turuna” çıkıyorum. Ada dedikleri Karakum’dan başlayıp tur atarak şehrin merkezine aksi istikametten erişen yarımada turu. Önceden soruyorum mesafe, manzara, köpek vb. hayvanlara rastlama olasılığı. Oooo çok uzun mesafe 18 Km ve hep yokuş diyor gençler, gülüyorum. Karakum Öğretmenevi’nden yola çıkar çıkmaz üç kilometrelik bir tırmanışla 500 metre irtifaya çıkıyorum. Yolun sağ tarafı deniz ve yoldan iniş de bir o kadar dik. Daha sonra düze çıktığımda manzaranın güzelliği karşısında dilim tutulacak kadar etkileniyorum. Deniz ve ormanla kucaklaşarak yaptığım koşu on kilometre sonrasında tekrar Sinop merkeze ters istikametten giriyorum.

Günün erken saatlerinde insanlar henüz uyanamamış olduğundan fazla dikkat çekmeden aralardan tekrar kaldığımız yere varıyorum, üç kilometre daha gittikten sonra. Sanırım Sinop’lular dahil bu ada turunu “koşarak” yapan başkası yok. Çünkü yürüyüş parkurunda salına salına gezenlerden başkasına rastlanmıyor. Ancak araba ve motosikletle gelinmiş manzaraya hakim noktalara. Bunu nereden anlıyoruz: Atılan sigara izmaritleri, bira şişeleri, çekirdek kabukları ve bolca pet şişelerinden. Bu kadar güzel bir manzara ve temiz havaya karşı nasıl sigara içilir, çekirdek çitlenip etraf kirletilir? Nasıl bir kültür; kendinden sonrasını hiç düşünmemek, en güzel bir manzara karşısında sigara ve çekirdek düşünmek.

Ertesi günü yolda tabelasını gördüğümüz Erfelek Tatlıca Şelalelerine gitmeye karar veriyoruz. Kapıdan girerken 28 adet şelale olduğunu öğreniyoruz. Gerçekten içerilere gittikçe tabiat harikası başka bir olayla karşılaşıyoruz, üst üste şelaleler, çık çıkabildiğin kadar.  Belirli bir noktaya kadar yaya yolu inşa edilmiş, ancak beşinci şelaleden sonra artık halatlara tutunarak ya da çıkıntılı kayaların oluşturduğu  basamaklardan daha yukarılara yönleniyorum. Ancak fazla gelen olmadığını gördükten  ve tırmanış iyice bir zorlu hale geldikten sonra işin zorluğunu anlıyorum. Daha sonra Erfelek sakinlerinde öğrendiğime göre her yıl bir kaç kişi düşüp yaralanıyormuş. Bunları duyunca gereksiz bir risk alıp tek başıma yukarılara çıktığım için kendime kızıyorum. En ufak bir yaralanma olsa koşu yaşamım riske girecek.

Sinop’ta üçüncü gün ve Hamsilos, Türkiyenin en kuzey noktası ve tek fiyordunun yer aldığı bir coğrafya. O kadar güzel bir deniz ve tabiat yine aynı yorumlar olmasında rağmen tekrarlamaktan kendimi alamadığım. Ancak hemen akabinde yine çekirdek kabukları, sigara izmaritlerini görünce tekrar üzüldüğümüz anlar.

Sinop’tan geri dönüş için yola çıkıp tatil beldesi diye duyduğumuz Abana’ya yollanıyoruz, yüzelli kilometre yol… Otele yerleştikten sonra hemen gittiğim Karadeniz özelliğini gösteriyor: Dalgalı,  kıyıdan bir kaç metre metre sonra da hemen derinleşiyor. Burada biraz yüzüp otelin havuzunda da bir tur atıp akşam yemeği için sakin bir yer bulmak için Abana sokaklarına çıkıyoruz. Hacıveli denilen bir noktada tarihi evler görünce durduk ve deniz kenarındaki lokal bir “café” de taze balık sipariş veriyoruz.

Gezinin son günü her gittiğim yerde olduğu gibi koşarak şehri dolaşmaya çıkıyorum ve yine korkunç bir gerçekle karşılaşıyorum: Otelden çıktıktan yaklaşık bir kilometre sonra sahilden koşarken önümü kesen dere, kesif bir lağım kokusu. Orada balık turan bir kişi Abana ve Bozkurt ilçelerinin lağımları buraya akıyor diyor. Az ötede inşa edilen arıtma tesisisin arıtma yapmadığını ve buna herkesin göz yumduğunu anlatıyor kızarak. Bölgenin tatil incisi ve hemen yakınında lüks otel ve yazlıklarla dolu denizine lağım denizi karışıyormuş yıllardan beri, hem de göstermelik olarak yapılan arıtma(ma) tesisine rağmen. Zaten geçmişin güzel hatıraları ile dolu evleri yıkarak apartmana dönüştüren müteahhit canavarına karşı gardı düşmüş sokaklar bu lağımlı deniz ile birleşerek buraları mahvetmek için el ele vermiş gibi. Ne hazin, burası da bitmiş!S3

Ancak hikayeyi zorla tatlıya bağlamak için koşumun ikinci etabından bahsetmek isterim: İlişi denen mevki yakınında Abana arkası dağ tarafına çıkan bir yola girdim. Yol denizden uzaklaşacak şekilde yükseliyor. Yaklaşık bir yüz elli metre irtifaya eriştiğimde ortaya çıkan manzara harika idi. Genelde insanımız buralara tırmanma zahmetine katlanamadığından ve mevcut bir kaç villa ev sakinleri kendi bahçeleri sayılacak bu araziyi henüz kirletmemiş ve apartman sevdasına doğa düşmanı müteahhitlere kaptırmamış olduklarından doğallığını kaybetmemiş idi, henüz.

Karadeniz macerasının özeti: Müthiş bir doğa, orman, deniz, kıvrılan yollar, zevksiz, bahçesiz beton bloklar, çekirdek kabukları, sigara izmaritleri, pet şişeler olarak aklımda kaldı. Eylül, 2017

Main PAGE

Tüyap Kitap Panayırı

12-20 Kasım TÜYAP Fuarcılık Merkezinde gerçekleştirilen Kitap Fuarı olarak lanse edilen “Panayıra” gittik yeğenim Şevval ile (14 yaşında), 19 Kasım Cumartesi günü. Hafta sonu olması nedeniyle , sanırım, çok kalabalık vardı. Emekli ve öğrencilere ücretsiz olduğunu kapıda öğrenince beş artı beş on liradan kurtulmanın sevinci ile kalabalığa aldırmada kapıya yöneldik. Girişte hemen Sarah Jio’nun konferans salonunda olacağının ilanını gördük ve hemen oraya yönlendiksarah. Ben önceden kendisini tanımıyordum; ancak Şevval hemen “Aman allahım, Sarah Jio” deyince hemen içeri daldık. İçeride Sarah’ın geçen yıl bu fuarda olduğunu fakat bu yıl telekonfrerans yolu ile bize katılacağını öğrenince biraz hayal kırıklığı yaşasak da olayı bekledik. Sarah üç çocuk annesi, çok sevimli ve güzel bir bayan olarak ekranda belirdi. Sorulan sorulara herkesin gönlünü alacak şekilde ve samimi yanıtlar verdi. Olay sonrası biraz salonları dolaşmaya başladık. Çeşitli kitapevlerinin kendilerine özgü tip ve anlaştıkları yazarlarla dolu stantlarını ziyaret ettik. Bu arada daha önceden belirlediğimiz kitapları da almaya başladık. İki ya da üç salon boş fakat bazı yazarların imzası için ayrılmış olduğunu gördük. Uğur Dündar, Muzaffer İzgü, Osman Pamukoğlu, Atilla Atalay, Ataol Behramoğlu, Erdal Sarızeybek, İhsan Eliaçık……………. iki bine yakın yazar farklı günlerde imza için orada idi. Benim dikkatimi çeken, örneğin 83 yaşındaki elli yıldır yazı yazan Muzaffer İzgü için bir kuyruk yok iken daha sonra yine Şevvalden öğrendiğim kadarı ile gençlerin idolü olmuş 15-20 yaşındaki çocukların önünde uzayan izdiham dolu görüntüler ve gençlerin klasik hayranlık çığlıkları oldu. 

Her ne ise Muzaffer Amca’nın en son kitabı “Çapulcumusun Vay Vay” kitabını imzalatarak satın aldık, resim çektirmeyi de ihmal etmedik.WP_20161119_12_27_08_ProDaha sonra önceden broşürden gördüğüm Onur Caymazı aramaya başladık. onurBunun nedeni “Entellektüelinden otobüs şoförüne dek herkes sonsuz özgüvenle yaşıyor artık. Ülkemde yaşadığım kırk yılın hiçbirinde bunca özgüven patlamasına tanık olmamıştım. Bunun sebebi gittikçe cahillik batağına saplanmamız sanırım. Zira bilmeyenlerin tüm bildiklerinden emin olduğunu; bilenlerin de hiçbir bilgisinden emin olmadığını biliyoruz. Bilmenin, düşünmenin doğasında var bu. İnsan bildikçe cahilliğini anlar.” şeklinde bir yorumunu gördüğüm Onur Caymazın bir kitabını almak ve kendisi ile tanışmaktı. Zira aynı konuda ben de çok müzdarip olduğumu daha önceki yazımda paylaşmıştım. Kırmızı Kedi yayınevinde Onur’u bulduk ve “Hatırla Barbara Yağmur Yağıyordu” kitabını imzalatarak ve bir de fotoğraf çektirerek aldık. Buradan başka standlara geçerek Şevval’in istediği bayağı kalın kitapları aldık. Bu arada Şevval Sigmund Freud Psikanalize Giriş Dersleri kitabını da isteyince epey şaşırdım.

Genelde tam bir kargaşa, kalabalık ve düzensizlik hakimdi ortama. Ancak ortama uymaktan başka şansımız olmadığından biraz da kalabalık daha da artınca ayrılma zamanı geldiğini düşündük ve Tüyap’tan çıkarak metrobus için üst geçide yöneldik; ancak kımıldamak ne mümkün, köprünün üzerinde sıkışıp kaldık. Bunun üzerine bir Ankaralı olarak korkarak geri döndük ve alternatif çıkışlar aramaya başladık. Bundan sonrası tam bir Survivor benzeri olduğunu söyledi Şevval. Bizim gibi açıkgöz diğerleri ile anayola çıktık ve geliş-gidiş otokorkuluklar üzerinden aşarak bir yerlere geldik. Buradan ilk duraktaki korkunç kalabalığı görünce bir sonraki durağa yürümeye karar verdik. İyi ki de böyle yapmışız; gerçi epey bir araba yolu aşmamız gerekse de bu duraktan rahatça metrobuse binerek geri dönüşe geçebildik. 20 Kasım 2016, Bakırköy

Hadrianopolis

Dedemin mezar taşında doğum tarihi olarak 1306 yazıyor; yani miladi takvime göre 1888 civarı. Buna o zamanlardaki gerçek olayla kayıt arasındaki gecikme kalomasını da eklersek Atatürk doğum tarihine kadar gider sanırım. Babamın taşında ise 1340 yazılı. Babamın çocukluk dönemine ait anlattığı sefalet, yokluk filmlerde bile işlenmemiş düzeyde; eşya yok, giyecek yok, yalınayak-başı kabak, yiyecek ise birkaç üründen ibaret o da kıtlık düzeyinde. Gençler cep telefonu da yok muydu diye sorarlar mı bilemem, ancak babamın 14 yaşında İstanbul’a kaçmasına kadar ayakkabısı bile olmadığını anlatması bir cevap olabilir sanırım. Bunun üzerine dedemin Birinci Dünya ve Kurtuluş savaşlarında ki katlanmış sefalet ve ıstıraplarını es geçiyorum. Memlekete her gittiğimizde ziyaret maksatlı babama gittiğimizde buralarda kimsenin kalmadığını kalanlarında ellerindeki cep telefonu ve 30 yıllık araçlarından fazla ilave bir bolluk içinde oldukları şüpheli…

Yine Kasım 16 yine ziyaret. Sonrasında köyün yakınındaki bir levhadan sağa dönüyoruz: Hadrianopolis… Giriyoruz kazı alanına, bir yer üzeri kapatılmış, spor salonu gibi. Hemen güvenlik görevlisi bitiyor yanı başımızda; bilgili, ilgili, sevecen biri büyük şehirlerden alışmadığımız bir biçimde. Bizi bu kapalı alanda korumaya alınmış mozaikli kiliseye alıyor ve anlatıyor.  hadriaDaha sonra açıktaki hamam, ilerideki duvarları mozaikli bir villa ve toprak altında binlerce yıl kalmış ve şimdilerde tümsek olarak kabartılı topraklar altında çok geniş bir bölgede gün ışığına çıkmayı bekleyen saraylar, tiyatrolar, sığınaklar, su kanalları. Bu arada bizim memlekette evlere su 1962 yılından itibaren bağlanmaya başlanmıştı, tiyatro ise 2016 yılına kadar olmadığı için bundan sonra da olmayacak demek. Tarihi olarak burada M.Ö. 1. nci YY ‘da başlayan Roma devrinden çok öncelerinde yüksek medeniyet seviyesinde toplulukların yaşadığı bilinmekte, ancak daha fazla bilgi arkeolojik olarak yapılacak çalışmaları beklemektedir. Bölgede yaşayan ya da buradan göç eden ve şu anda yaşayan 80-90 yaşındaki akrabalarımız buralarda define avcılarının cirit attığını, altın bulabilmek için yaptıkları katliamlarda mezarların, binaların tarumar edildiğini anlatmaktadır. Buna rağmen çok azı açığa çıkarılan bölgedeki kalıntılardan 2000-3000 hatta 5000 yıl önceki medeniyet seviyesini hayal edebilmek mümkün: Evlerde sular, çok kaliteli ve sanat eseri mozaiklerle süslü toplumsal mekanlar, yaşam alanları, tiyatrolar, kütüphane. Yani bundan 100 yıl önce aynı bölgede yaşayan atalarımızın ve hatta günümüzdeki bizlerin yaşam seviyesi bundan 2000 yıl öncesine göre kaç yıl geride kaldığını düşünmeden edemedim… Eskipazar 09 Kasım 2016

Caretta Koşusu

Bu yılın yarışlarla dolu ilk altı ayını ABD’de geçirdiğimden Boston Yarı-Maraton harici bir koşum olmamıştı. Dönüşte, sonbaharla birlikte yeniden başlayacak koşulara bakarken bu yıl ilki düzenlenecek olan Dalyan Caretta Yarı-Maraton’u ilgimi çekmişti. Ankara’dan 700 kilometre uzak olmasına rağmen hem ziyaret hem ticaret (hem gezi, hem koşu anlamında) Caretta yarışına kaydoldum. Hedefim Boston’da elde ettiğim 1:40 altına inebilmekti.

Dalyan çok güzel bir mahalle, gözden uzak. Yarış organizasyonu tarafından önerilen otelleri inceledikten sonra “Murat Paşa Konağı” butik otelinde karar kıldım ve ilgili (Murat Bey) arayarak rezervasyon yaptırdım. Sağ olsun bir ön ödeme dayatmadan OK dedi. Yarıştan dört gün önce yola çıktık eşimle. Afyon’da durakladık. Burada yine internet üzerinden aldığım tüyolarla Hidayet Abi’de kaymaklı ekmek kadayıfı, Aşçı Bacaksızın tek sunumu olan tandır yedik. Biraz da etrafı gezdikten sonra Dalyan’a doğru yola koyulduk. İnternet haritalarında önerilen iki-üç rotadan Denizli üzerinden olanını seçtim. Yol güzeldi; ancak Kale sonrası Köyceğiz’e kadar olan araba yolu çok virajlı, iniş-çıkışlı ve dardı. Bir daha ki sefere bu yolu tercihe etmemeye karar verdim. Yolda bir de tekerlek patladı ve bu sırada da yağmur başladı. Nasıl oldu ise düzgün bir yolda Afyon-Sandıklı arası arka tekerlek yarılmış.  Tam durduğum noktada yollarda ürün satan ahalinin bir kulübesindeki genç Sandıklıda kayıtlı bir lastik ustasını buldu. Tabi lastik yarıldığı için stepne ile Sandıklı sanayi sitesine gittik, yeni lastik almaya. Karşımıza yaşlı fakat ince bir amca çıktı. Tam maşallah amca bu yaşta (82 imiş) çalışıyorsun derken ardından bir de nine geldi. Meğer bunlar meşhurmuş civarda. Ninem tek başına traktör lastikleri bile değiştirebiliyormuş eskiden. Burada  da işimizi halledip tekrar yola revan olduk.

Dalyan çok sakin idi yılın bu döneminde. carettaBurada ev almış İngiliz ve Alman vatandaşlar o kadar çok boldu ki etrafta, bisikletlere binen, koşan ve yürüyen; sanki Avrupa’nın ufak bir kasabasında gibi hissediyorsun kendini. Bizden ve kaplumbağalardan pek fazla ortalarda olmadığından genelde İngilizce ve Almanca konuşmalar havada yankılanmakta.

Yarış rotası düz ve genelde manzaralı idi. İlk dönüş noktası İztuzu plajına gelmeden hemen bayırların başladığı noktada kurulmuştu. Dönüş sonrası tekrar başlangıç noktasını geçip diğer dönüş noktasına kadar olan kısım klasik, renksiz bir yol şeklinde idi. Bence olay ismine daha uygun ve çekici olması açısından bu 1-2 Km. yokuşlar güzergaha dahil edilse, dalyanCarettaların olduğu plaja kadar gidilse (kırmızı renkli rota) ve böylece ikinci dönüşe yer verilmese daha ilginç olabilirdi. Ancak ilk defa düzenleniyor ve 700’e yakın yarışmacı olmasına karşılık organizasyon açısından başarılı idi, bence.

Yarış günü, 29 Ekim, hava Ekim sonu olmasına ve koşunun 15:45’te başlamasına rağmen sıcaktı, 27 derece. Yarıştan önce yaptığım stratejik ve taktik çalışma sırasında, rota, yükselti ve en önemlisi rakiplere bakmıştım. Yarışlara, benim yaş grubumda  (yani 30-35 yaş grubu 🙂 ) iki eski İngiliz atlet ve Ege Maraton dan uzatmalı iki atlet katılıyordu. Bunların derecelerine göre benim ilk üç şansım yoktu daha baştan. ancak ben kendi PR’ım için koşacaktım. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Normal bir homo-sapiens vatandaşı olarak bahaneler uydurmak gerekirse: Hava sıcaklığı ve bir aydır sürmekte olan bel çevresindeki sakatlıktan dolayı çalışmalardaki aksaklıklar belirtilebilir. Sonuçta 1:46:17 gibi bir derece ile yaş grubunda beşinci genel sıralamada 200 kişi arasında 46 ncı gelmişim. Burada tek teselli bayanlar kategorisindeki birincinin benden sonra yarışı bitirmiş olması idi. Bu arada eşim de bizden önce yapılan halk koşusunda yer aldı ve  ailece olaya katılmış olduk.

Ertesi günü de Dalyan’da kalarak hem dinlenme hem de tatile devam kararı aldık. Bu kapsamda Kargıcı koyu diye bir yere gitmeye karar verdik. Çok tehlikeli, virajlı yerlerden geçerek koya gittik, ancak bir Allah’ın kulu yoktu ve koy gölgede kalmıştı. Buradan yarışın teması olan Caretta kaplumbağaların bölgesindeki İztuzu plajına tekrar bu tehlikeli yollardan geri döndük. Burada biraz rüzgar ve dalga olmasına rağmen denize girdim, nerede ise Kasım ayında.

Kaldığımız Muratpaşa Konağı temiz, düzgün bir oteldi. Özellikle Murat Bey-Dilek Hanım (Özünal), sahipleri, çok kibar ve ilgili, çalışkan insanlardı. Buranın en önemli özelliği binanın dört bir yanını saran begonviller ve etraftaki kedilerdi, sanırım. Otelde kalanlar da yarış için gelen düzgün kişilerdi.muratpasa

Kısacası, bir çok macera, heyecan, spor, eğlence gibi olaylar yaşanmış olmasına rağmen, yaklaşık arabada 1500 km., koşuda 21 km. boşa harcanmamış oldu. 

 

 

Merzifon

Çocuklar Merzifon’a yerleşince, biz de normal olarak torun sevdası ile yeni yerler keşfetmeye devam ettik. ABD’nin en güzel tabiatına sahip “New England ” Bölgesinden geri henüz göç etmiş olmamız nedeniyle “Doğu Hizmeti” sayılan bu bölge bizi ilk başta ürkütmüştü, doğru söylemek gerekirse. Ancak, standart olarak kişisel dedikodu ve söylemleri eksik ve subjektif olarak gördüğümden, INTERNETE soralım dedim, her zaman yaptığım gibi. Genelde çok az malzemeye rastlasam da buranın sakin hatta gençler tarafından fazla sakin bulunduğunu okudum. Tabiat ve çevre olarak 800 metre rakım ve etrafta Merzifon’u çevreleyen dağların varlığı hava açısından umut verici idi. Öyle ki bu Temmuzu sıcaklarında bile öğleden sonra esmeye başlayan rüzgarlar bizi rahatlatan tabiat olayı idi. Biraz daha derinlere, tarihe inince, Merzifon’un önemi ve kalitesi, her ne kadar yıllar içinde yitirilmeye devam ediyor olsa da, ortaya çıkmaya başladı. Bir kere Karadeniz’i iç kesimlere bağlayan yolların kesiştiği stratejik bir noktada kurulmuş Merzifon; geniş düzlükler ve bol su. Eskiden dört tarafını çevreleyen dağların orman ve güzel hayvanlarla dolu olmuş olması, zaman içinde klasik bir hikaye kapsamında buradaki ağaçların yine burada oturanlar tarafından yok edilmesi sonucu, doğal güzelliklerin ortadan kaybolmasına neden olmuş. Bu konu bana hep Nasrettin Hoca’nın bindiği dalı kesmesi hikayesini hatırlatır. Özellikle de ilk bakışta balta girmemiş orman görüntüsü sunan fakat yaklaştıkça içendeki evler ve canlıların görülmeye başladığı müthiş “Reading, Massachussets” doğal çevresinden dönüşte, bu durum içimi burktu.

Merzifon bahsedilebilecek konulardan biri de buradaki Merzifon Fen Lisesinin binası. Clipboard02Bu binada eskiden Merzifon Amerikan Koleji imiş ve Wikipedia’dan öğrendiğim kadarı ile İngilizcesi The Anatolia College in Merzifon ya da American College of Mersovan, 1886 ile 1924 yılları arasında ABD misyonerleri tarafından yönetilmiş Merzifon’da kurulu karma bir lise faaliyet göstermekte imiş. İstanbul’daki Robert Kolej ve Tarsus’taki kolej kapsamında üçüncü bir Amerikan kolejinin buralarda kurulmuş olması her ne kadar siyasi ve stratejik bazı nedenlere dayansa da bölgenin kalitesini ortaya koyma açısından önemli diye düşünüyorum. Kolejin hemen karşısındaki saat kulesi ve binası maalesef yıkılıyor. Tarihi bu kadar harap etmek ve terke etmek bizim kültüre has bir olgu gibi. Tabi bu yazıda Merzifon’u tanıtmak amacı olmadığından buradaki geniş tarihi eserlere fazla girmiyorum. 

Merzifon’un Türkiye ortalamasının çok üzerinde bir modern görünüme sahip olduğunu gördüm. İnsanlar ve özellikle bayanlar rahatça istedikleri şekilde giyinip caddelerde gezinebilmekte, çay bahçelerinde oturabilmekte, araba kullanabilmekte hatta dükkan işletebilmekte, kimse de dönüp bakmamakta. Bu açıdan İstanbul ve Ankara’nın pek çok bölgesine göre modern bir yaşam biçimi var. Normal olarak yaklaşık 50 bin nüfuslu bir şehrinde fazla çarşı mağaza varlığı beklenmemesine karşın burada yeterince güzel, düzgün alışveriş olanağı, tarihi alanlarda restoran ve kafeler, geniş caddeler, haftanın her günü ve akşamları geç saatlere kadar açık. Her istediğin kolayca bulunabiliyor. Ayrıca çevredeki köylerden gelen doğal köy ürünleri de kolayca bulunabilmekte. Bu kapsamda misafir olduğumuz evin hemen yakınındaki bir çiftliğe giderek aldığımız henüz sağılmış keçi sütü ve isteğimiz üzerine tavukların alından yeni alınan ve sıcaklığı üzerinde yumurtaların lezzeti Ankara’da erişemeyeceğimiz bir olay oldu. Diğer bir dikkatimi çeken konu da hiç başıboş köpeğe rastlamamış olmamdı. Koşarken özellikle geniş bahçeli evlerden köpek havlamaları geldi, ancak hepsi sahipli ve bağlı idi. Ankara’da özellikle Yaşamkent’de her boş arsada hatta alışveriş merkezleri, banka kapıları önünde serbestçe dolaşan köpekler aklıma geldi.

Yaşam maliyeti normal olarak Ankara, İstanbul’a göre çok düşük: Ev kiraları nerede ise üçte biri, düzgün yeni bir binada, yiyecek ve pazar fiyatları ucuz, ulaşım, zaten her yere yürüyerek ve bisikletle gidilebilir, nerede ise sıfır maliyet. Kontörlü su aldık elli lira karşılığında 20 metreküp su yüklediler. Ben bugün Ankara’dan 50 liralık su kontör yükledim, 4,14 metreküp yüklendi  diye fiş verdi makine.

Samsun’a, Amasya’ya, Çorum’a yakın ve bunların merkezinde bir coğrafik konumda olması bir avantaj. Bunlardan Amasya 40 kilometre ve gerçekten gezilmesi, görülmesi gereken bir yer, tarihi eserleri, ırmağı ve ırmağın etrafındaki tarihi evler, Safranbolu evler gibi. Bu konuyu başka bir yazıda yazmayı düşünüyorum. Ayrıca Samsun’a erişimle denize de erişim sağlanmış oluyor. Leblebi ihtiyacı için ise Çorum hemen yanı başında.

Burada tespit ettiğim üzücü bir olay ise tek ve iki katlı bahçeli evlerin büyük şehirlerde olduğu gibi birer birer yıkılarak ve bahçelerindeki tüm ağaçların kesilerek, ağaç kesmeye bu kadar meraklı bir kültür herhalde yoktur dünyada bizden başka, yerlerine bir karış bile topraklı alan ayrılmamış apartmanların dikiliyor olması, yine rant kapsamında. Halbuki kalan evlerden anladığım ve gördüğüm kadarı ile, bu bahçeli evlerin nerede ise hepsi bakımlı ve restore edilmiş, bahçeler düzenli, meyve ağaçları dolu. Ankara, İstanbul ya da başka şehirlerdeki tuğlalı, sıvasız, penceresiz çıkılmış kaçak katlı ve inşaat demirleri uzayan evlerinden farklı olarak hepsi sıvalı, boyalı, düzgün, modern villa tipi evler. Çok yakında bu evlerin de ortadan kaldırılması, katledilmesi sonrası birbirine bitişik, bahçesiz, ağaçsız, topraksız evlerde stresli bir Merzifon ortamı devreye girmiş olacak.

Tabi Merzifon’da bulunmanın tadını çıkarmak için etrafı tanımada en Merzifon_Tavsan_Dagetken yöntem olarak gördüğüm koşularıma burada da deva ettim. Özellikle Tavşan Dağına koşarak çıkabilmenin ve buradan Merzifonu seyretmenin tadını anlatamam. Ortam resminden de anlaşılabileceği gibi 5-6 kilometre nerede ise 45 derecelik bir açıda koşarak 1300 metre irtifaya kadar tırmanmam iyi bir “hill” egzersizi oldu. Bunun dışında caddeler koşmaya pek müsait değil ve bu kadar düz bir arazide bisikletli ve koşan nerede ise benden başka kimse olmaması nedeniyle fazla dikkat çekmemek için koşularımı buradaki lojmanlar bölgesindeki, bir zamanlar yapılmış fakat koşan, yürüyen olmadığından otlar bürümüş koşu yolunda yaptım.

Bu kısa kalış sırasında tespitlerim bu kadar. Tekrar gidişimde daha derinlere, uzaklara koşarak daha fazla bilgi ekleyebileceğimi düşünüyorum.

 

Back to Turkey_Yolculuk

Altı ayın nasıl geçtiğini anlayamadan Türkiye’ye dönüş saati geldi çattı: Boston Logan Havaalanı ve Münih üzerinden doğrudan Ankara. Bu süreçte de bazı gözlemlerim oldu ister istemez. Logan’da bindiğimiz Airbus A-340 uçağı 400 kişilik ve uçak tam olarak dolu. Uçağa binişte her zamanki gibi kapıya doğru bir yığılma oluyor anonsu müteakip. Burada insanlar arasında farklılık yok, ister Amerikalı ister Türk psikolojik olarak kapıya gidiliyor. Belki eldeki bagajlar için yer bulamama endişesi, her ne kadar bugüne kadar yaptığım yüzlerce uçak yolculuğunda kimsenin bagajı elinde kalmadı, belki de tamamen duygusal bir acelecilik. Logan’da da benzeri oldu uçuş saati yaklaştıkça; düzgün olmasa da bir sıra oluştu ve insanlar beklemeye başladı. Uçağa biniş safhaları yine standart önce sakatlar, çocuklular, “Business Class” ya da belirli ayrıcalığa sahip kişiler ve sonra biniş kapısına göre koltuk numaralarına göre anons ediliyor, Hiç bir kargaşa yaşanmadan 400 kişi kısa sürede uçağa alındı ve uçak zamanında kalktı.

Münih Havaalanında Lufthansa’nın Ankara uçuşu için kısa sürede kapıyı bulup gittik, eşimle birlikte. Biraz gecikme oldu ayrıca kapı ve uçak değişikliği yapıldı, normal. Ancak bizim 150 kişilik Airbus 320  uçağın yarısı boş olduğundan 70-80 kişilik bir kalabalık vardı. Herhalde son olaylar ve bayramın son günü olması etkilemişti. Bekleyenler kapıya hücum etti adeta, sanki uçak kaçacakmış gibi. Boston’da ki 400 kişinin sırasından sonra burada tam bir dairesel sıra oluştu kapıyı çevreleyen. Burada ilk önce dolmuşçuluk kültürümüzün etkili olabileceği aklıma gelmiş olsa da, binenlerin çoğunun uzun süre yurtdışında bulunmuş oldukları ve hatta burada doğup büyüdüklerini düşününce bu tezimden vazgeçtim.

Diğer dikkatimi çeken bir konu da 400 kişilik Boston uçağında sadece bir sakat arabası ile binen olduğu halde bizim çok daha küçük grupta üç ya da dört sakat arabası ile gelen gruplar vardı. Yine Boston’da sadece bir kişi bu sakata refakat ettiğini belirterek öncelikten yararlandığı halde Münih-Ankara seferindeki sakat arabalarına yapışık beşer-altışar refakatçi olması idi. Hatta kapıdaki Alman bir arabanın arkasından ambulansın arkasına takılır gibi takılıp gelen kalabalığı görünce korktu ve bu kadar kişi de beraber mi diye sorguladı. Sonradan iş anlaşıldı ki bu grupta alakasız iyi giyimli karı-koca refakatçinin arkadaşını kuyrukta tanımış ve hemşehrilik ayağına gruba katılmış masumane. Alman biraz ısrar edince ikili gruptan ayrılmak zorunda kaldı pişmiş kelle gibi sırıtarak. Daha sonra gelen yine kalabalık bir refakatçinin itelediği arabadaki genç kıza bakarak acıdım, bu yaşta sakat kalmış yürüyemiyor diye.

Arabalılar bitince çocuklular gelsin ilerü denilince yine ikinci bir dalga kapıya hücum etti ki Alman kapı görevlisi Viyana kuşatması zannederek gardını aldı. Bir aile 18 yaşındaki çocuğu ile barajı geçmeye çalışırken, Alman  çocuk nerede diye sordu, “Ahaa bu” denince bir “offf” çekti. Gerçekten çocuklu olanlar öndeki kalabalığı geçemediğinden geride kaldılar. Bunlardan bir ailede anne ileri atılıp kalabalığı yardı fakat baba hem elinde araba hem de biraz çekingen olduğundan geride kaldı. İkilinin arasına Buiness Class iki Alman vardı. Kadın bunlarla kavgaya girişti, neden kocamla aramıza girdiniz diye, halbuki biniş hakkı onlarda idi. Bu arada, sanırım okuma yazması olmayan yaşlı bir teyze, bu uçak Ankara’dan geçer mi diye sorunca, buralara kadar dil ve okuması olmadan nasıl gelip gidebildiğine şaşırmadan edemedik. 

Neredeyse yarısı boş olan uçağa sağ salim binerek kendimize bir yer bulabildik. Çünkü uçağın içinde o kadar bir karmaşa yaşandı ki, hostesler bile pes edecek hale geldi. Birden  bir mucize oldu: Sakat sandalyesindeki küçük kızımız yürümeye başlamıştı. Memlekete kavuşma duygusunun nelere kadir olduğunu bir kere daha bu vesile ile öğrenmiş olduk. Aynı kızımız Ankara’da ayağını yurt toprağına basınca çok daha dik ve vakur yürümeye başlamıştı. Bu konunun uzmanlarca ele alınması diğer sakatların tedavisinde çığır açabilir. 

Normalde uçaklar artık körüklere yanaştığından önden inilir. Bizim uçak da körüğe geldi. Zaten Ankara’da genelde boş olduğundan her zaman yer bulunur. Bu nedenle herkes öne doğru meylederken, ortanın arkasındaki sıradaki bir bayan daha önce inme olasılığına karşı oğluna “arka kapıyı da açacaklar, gözünü ayırma” demesi daha Türkiye’ye gelmeden uyanıklık egzersizi yaptığını düşündürdü bana. Malum burada uyanıklık, başkasının hakkını gasp ederek sırada öne geçme, trafikte kaynak marifet ya. Yine önden inilirken normalde sıralar çözülerek inilir; öndeki koltuklarda oturanlar beklenir. Bizde bu da olmadı: Arka sıralardan yine ön sıralardakilerin önüne geçmek ayrı bir marifet olarak kullanıldı.

Neyse sağ salim geldik ve bavullarımız da tamam olunca neşeyle evin yolunu tuttuk. Welcome to Turkey…Ankara, 08Tem16

ABD: Yetmişlik Komşularım

Havanın karlı ve yağışlı olduğu günlerde spor salonuna hemen her gidişimde yaşlı bir amcanın en az iki saat burada vakit geçirdiğini ve bu sürede epey ağır dambıllarla düzenli hareketler yaptığını görüyordum. Belirli bir süre sonra bir muhabbet oluştu, klasik “Hi, How yu’duing” ve “Good Afternoon” selamlaşmalandan sonra. Uncle Ted, bizden biraz ilerideki büyük evde oturuyordu; bakılması gereken geniş bir bahçeye sahip evde. Bölgede yüzden fazla çoluk-çocuk akraba bulunduğunu anlattı; dedesi zamanında gelmiş yerleşmişler. Dokuz kardeşmişler. Daha sonra 75 yaşında olduğunu ve gün aşırı her gün buraya gelmeye mecbur olduğunu anlattı. Bu kadar çok akrabası olduğu halde, kendini zor durumda bırakacak hareketsiz yaşam, obezite ve kas erimesine karşı hastalık ve incinme dahil bu rutini aksatmamaya çalıştığını da.

Jerry Vaillancourt, 70 yaşında, mağazacılıktan emekli olmuş; bölgenin UPS satış noktalarının franchising veren yetkilisi. Şimdilerde gezmek ve golf oynamakla geçiriyor vaktini; gördüğüm kadarı ile de sık sık dışarı çıkıyor arabası ile. Fransız kökenli; köklerini araştırıyor hobi olarak.; genealoji ile uğraşıyor yani. Vaillancourt soyadli ilk kişiye erişmiş, 1600’lü yıllarda. Tüm Fransa, Kanada ve ABD’de bu soyadlı kişilerin bu kökten geldiğini iddia ediyor. Bu kapsamda DNA’sını çıkartarak ilgili bir firmaya göndermiş yanıt bekliyor. Eşi ise İrlanda kökenli; burada zaten İrlanda kökenliler çok sayıda var; evlere asılan İrlanda bayraklarından kolayca görülüyor bu. Eşinin kökenler için doğduğu köye gitmişler; ancak Fransız kayıtları kadar düzgün kayıt tutulmadığından fazla bir şey bulamamışlar. Burada ilginç olay, 1600’lü yıllara hatta daha gerilere kadar iz takibi kilise kayıtlarından bulunabiliyor. Eskiden ne maksatla olduğunu araştırmadım ancak kiliseler bu kayıt konusunda çok titizmişler; hiç boş yok, tüm köy, kasaba, mahalle kayıtları buralarda var. Şimdilerde bu kayıtlardan yola çıkılarak çok geniş veritabanları oluşturulmuş burada. Bir kimsenin nereden gelip nereye gittiği, borcu, kredibilitesi, suçları hepsine erişilebiliyor bazı siteler vasıtası ile.

Gilbert Congdon, kısaca Gil, oğlumun oturduğu apartmanda karşı komşu, 71 yaşında; lise öğretmeni, 50 yıl önce Colby College‘dan mezun olmuş; bunu şuradan biliyorum: Bu hafta mezuniyetlerinin 50.nci yılı için okullarına gidip üç gün arkadaşları ile bir arada olmuşlar, dönüşte detaylı olarak anlattı, bugün. Brit kökenli, ancak ilginç olan İngilizlere karşı vatan savunması yaptık diyebiliyor. Sonradan üniversitede ders vermiş, basket ve “baseball” koçluğu yapmış, sonradan 20 dönüm bir arazide sebzecilik yapmış.  Fakat maalesef yakalanmış olduğu Parkinson nedeniyle uzun yıllar yaşadığı villasını satarak çocuklarına ve torunlarına yakın olması açısından buraya taşınmış. Gil, her zaman etrafta. Apartman arka bahçesine tamamen kendi gayreti ve harcaması ile çiçek alanı yapmış. Burayı bellemek, sulamak ve düzenlemek için bazen beraber çalışıyoruz. Bir keresinde bahçe etrafını çevirmek için taş çektik, onun arabası ile. Bir koruluk içinde bir alan oluşturulmuş, insanlar bahçelerindeki yaprakları ve diğer organik atıkları kağıt paketlere koyarak bu alana bırakıyor; bir yıl sonra bunlar gübreye dönüşüyor. Saykıl çok önceden başladığından Gil ile bahçe için buradan gübre olan bir önceki yılın atıklarını kova kova bahçeye taşıdık, onun arabasının arkasında. Yakınlarda villada oturan oğlunun bahçesinde de sebze ve çiçek yetiştirmek için bir alan oluşturmuş, bir-iki kez de yürüyerek oraya gittik. Bunun yanında Gil Amca sık sık uzun yürüyüşlere çıkıyor. Torunlarına bakcılık yapıyorlar eşi Pam ile. Lise kız “baseball” takımına koçluk yapıyor. Her hafta golf oynamaya gidiyor ve sürekli de briç için misafirleri geliyor. Bu nedenle de sürekli kapının önünde karşılaşıyoruz. Herkesle konuşuyor, adını soruyor, bahçesini gösteriyor. Buna rağmen 70’inden sonra atıl kaldığını şikayet ediyor. Geçenlerde “Reading Recreation Committee” üyeliği için aday olduğunu ve seçilirse düşündüğü faaliyetleri anlattı…Reading, 05 Haziran 2016

Devamı gelecek…

Şehitler İçin Koştum

Clipboard01

Bugün 29 Mayıs, Amerika’da Şehitleri Anma Günü; polis-asker-itfaiyeci, ayda, haftada bir polis ya da başka memleketlerde, Irak, Afganistan’da yılda bir-iki kez ölen askerler anısına tertip edilmiş bir etkinlik.

Bu kapsamda düzenlenen “Boston Şehitleri Anma Günü Yarı-Maratonuna- Ankara-Turkey  olarak katılan muhtemelen ilk ve tek  kişi oldum. 


Clipboard01Bizde her gün düzenli ve arada toplu olarak şehitler verilmesine rağmen onların adına böyle bir yarış ya da etkinlik  olmadığı için, ben de Türkiye’de her gün şehit düşenler adına katıldım ve koştum. Belki böyle bir ruh hali biraz da disiplinli bir antrenman sayesinde geçen yıl  1:45 ‘de bitirdiğim yarışı bu yıl 1:40 gibi nerede ise yüz dakikada bitirebildim. Yarışa başlarken hedefim: Yarış sonuçlarına göre her yıl yaş gruplarında ilk 10 kişi sürekli ilgili “web sitesinde” gösterildiğinden, bu gruba girmek ve yüz dakika idi. Ve ben de hedefimi aşarak 5.nci olarak bitirmiş oldum. Koşucu sayısı yarı-maraton için 6.200, 5 mil için 2.800, toplam 9,000’den fazla, kadın, erkek, her yaştan.

Bu şekilde hem kendi şehitlerimizi anmış olmaktan hem de buranın önemli yarışlarından birinin tabelasında sürekli Ankara ve Türkiye isminin durmasını sağladığım için mutlu oldum. Umarım memleketin içinde bulunduğu bu vahim durum bir an önce son bulur, biz de Amerikalılar gibi geçmişte şehit düşenler anısına düzenlenecek koşularda memleketimizde koşabiliriz…Reading, 29 May 2016.

Back to Turkey_Reading…Ayrılırken

Reading Massachussets’de ikinci altı aylık görevimiz sona ererken geriye baktığımda özleyeceklerim  ve döndüğümde bizi bekleyen ortam ile ilgili  düşündüklerim:

 Özlenecekler
Torunlar ve çocuklar başta tabi, uzun bir süre sadece “Skype” mahkum kalacağız sanırım,

Cennet tanımındaki gibi bir çevre; evler, bu evleri mutlaka aşan ağaçlar, kuşlar, sincaplar, tavşan, yabani hayvanlar,

Hemen her gün koştuğum, insanlara mahsus ayrılmış bölümlü yollarda, her yol geçişinde zınk diye duran ve yol veren araçlar, bomboş ya da insan olsa da koşanlara saygı gösteren koşu parkurlarında, bomboş çim futbol sahalarında, etraftaki müthiş tabiat ve temiz havada geçirdiğim anlar,

 

Düzen,

En yaşlısından en gencine, kadın erkek selamlaşan insanlar,

Tüm yollarında yayalara yol veren araçlar ve selamlayan sürücüleri,

Marketlerin dar aralarında gezerken “Sorry” deyip kenara çekilenler,

Yine tüm dükkan, market, ofislerde her gelen müşteriye istisnasız ‘how’you doin’ diye hatır soran ve teşekkür eden çalışanlar,

Bir tane bile yanlış park etmeyen araçlar, özürlülere ayrılan yerler boş, kaldırımlarda yaya olmasa bile hiç araç olmaması, her yerde park alanları.

***

Etrafta tek-tük Türk var; ancak çocuklardan başka dost-akraba yok,

Hasta olsak sağlık çok pahalı ve kapsamımız yok. bir durum ise, seyahat sigortamız olmasına rağmen netameli…

 

Gerçeğe Dönüş
Bu taraftaki torun ve çocuklara, aileye kavuşma, kalanlara özlem…Tekrar tersine gün saymaya başlama, 

Ağaçsız, sıkışık, yüksek apartmanlarla dolu bir çevre, başıboş köpekler, bozuk ve kaldırımsız yollar, 

Kaldırımsız, tuzaklarla dolu araba yollarından, sitemizin koşu parkurunda kaplumbağa hızı ile spor yaptığını düşünen insanların yanından itiş-kakışla geçerken atılan kötü bakışlar., ya da Anıttepe’nin insanlarla dolu ve nerede ise kol kola gezdiği, koşanları geçirmemek için baraj kurduğu koşu parkurunda,koşmaya çalışacağım, tekrar.

Karmaşa

En yaşlısında en gencine birbirine her an kavga edecek gibi bakış atan insanlar,

Yaya geçitlerinde, yeşil ışıkta bile seni çiğnemeye çalışan sürücüler,

Marketlerde gezerken üzerine gelen magandalar,

Gittiğin her ortamda yine mi geldiniz, zaten dün gece uyuyamadım, maaş yetmiyor diye düşündüğünü düşündüğüm kötü kötü bakan kasiyerler, görevliler,

Sakat yerleri, varsa yaya kaldırımları, giriş-çıkışlar, park edilmemesi gereken caddelerde bir değil, iki değil üçlü park eden araçlar.

***

Dostlar, arkadaşlar, akrabalar, dertleşebilecek insanlar.

Öyle de olsa böyle de olsa yakınımızda., en azından tanıdık vasıtası ya da parası ile başvurulabilecek hastaneler… 

ABD: İnsan Profilleri

Reading, MA, Boston yakınlarında küçük bir kasaba. İrlanda kökenliler çoğunlukta olmasına rağmen bir hayli de İtalyan var. Ayrıca beden işlerini (çim kesme, çatı kaplama, ev onarım vb) yapan çok sayıda Hispanik kökenli vatandaşlar var; ancak bu kesim genelde evlerin ucuz olduğu başka kasabalardan buraya çalışmaya geliyorlar; çünkü bu kasabada ev kiraları ve fiyatlar çok yükselmiş durumda; bir oda bir apartman dairesi 500.000 dolar civarında.

Havalar düzelince Alp ile birlikte gezilere çıkıyoruz etrafta. Yaşadığımız Johnson Wood Condo’s sitesi içerisinde pek çok cadde var; ağaçlıklı, çeşitli hayvanların bulunduğu ve arada burada yaşayanlara rastladığımız. Arada dememin sebebi burada genelde çalışma saatlerinde kimse etrafta olmuyor. Bütün şehir terk edilmiş gibi. Bu nedenle birilerine rastlamak biraz şans işi.

Bizim bulunduğumuz apartmanda komşularımız, Çinli, Hintli, İranlı, biraz da Amerikalı. Briton kökenli Gil-Pam Congdon çifti en çok konuştuklarımızdan; emekli olup buraya yerleşen, yaşlılık nedeniyle müstakil evlerini (townhouse diyorlar burada) satıp, iki odalı dairelerine taşınmış. Eskiden sebze bahçesi yaptıklarından burada da yöneticiden izin alıp köşede beş-on metrekare yerlerde çiçek yetiştirmeye çalışıyorlar; bu nedenle de sürekli karşılaşıyoruz. Hintli olan kız belli çok zeki ve beyin göçü kapsamında gelip buralarda iş bulmuş; “Business Analyst” olarak büyük çaplı Amerikan firmaların IT altyapısı konusunda danışmanlık yapıyormuş, o kadar Amerikalı dururken. İranlının lokantaları var. Genelde Türk ve benzer kültürlerden gelenler lokanta tipi yerlerde iş yapıyor, her ne kadar bilgisayar, elektronik mühendisliğinde çalışanlar ya da öğretim elemanı olarak kalanlar olsa da. Bu ikinci bahsettiklerim de beyin göçü kapsamında, ülkelerinin yüz binde, milyonda birleri IQ sahibi olanlar.

Bugün yine site içi ve yakınındaki Enos caddesinde dolaştık Alp ile. Cadde çoook sakin, geniş, ağaçlıklı ve çok güzel evleri var, iki taraflı. Caddenin sonuna doğru bir kız çocuğu gördük yanında yaşlı biri ile. Oraya doğru gidip selamlaştık. Alp, kız çocuğu ile oynamak istedi; adını sordum; “Gabriela” dedi, sonradan babaanne olduğunu öğrendiğimiz bayan. “İtalyan kökenli misiniz?” dedim. “Evet” dedi. İtalyanca konuşabilir misiniz soruma çok sevindi; belki gurbetlerde ana dili konuşan başka birini bulduğu için. Bundan önce karşılaştığım ve adından dolayı İtalyan olduğunu anladıklarıma “İtalyanca biliyor musunuz?” diye sorduğumda, “hayır ancak dedelerimiz konuşabilirdi, biz burada öğrenemedik” diye hayıflanmışlardı. Bana nereli olduğumu sorunca, değişiklik olsun diye “Napoli’liyim” dedim. Bunun üzerine Alp’i torunu ile oynamaya başlattı ve sohbete başladık, İtalyanca. Ondört yıl önce geldiğini, İtalya’da ne iş ne de yaşam kalitesi kaldığını anlattı. “Her yer hırsız doldu, çocukluğumuzun en prestijli caddesi bakımsızlıktan ve göçmenlerden yürünemeyecek halde diye epey bir dert yandı. “Burada olmaktan mutlu musunuz?” diye sorduğumda, iş olanakları, sakin bir çevre, çocuk yetiştirmek için uygunluğu, kaliteli okullar ve gelecekle ilgili umut vadeden ortamdan bahsetti.  Ancak Trump “yabancıları istemiyor” deyince: “Yabancıları değil sadece bombalayan, insanları kurşunlayan Müslümanları istemiyor, haklı da” dedi. Yine Alp’i getirdiğim çocuk parkına kızı ile gelen Bulgar Christian’la sık sık konuşuyoruz. 27 Yıl önce Sovyetlerin parçalanması sırasında ülkesinden ayrılmış; önce Kanada’ya sonra da buraya yerleşmiş. Likör dükkanı açmış; işler iyi diyor. Türkiyenin şaraplarını beğenmiyor, en iyisi Fransız, oradan getirtiyorum diyor. Bulgaristan diyorum: Yolsuzluk, işsizlik dolu her yer diyor. Dedesi 90 yaşında orada çiftlikte yaşıyormuş. Sonra buralarda evlenmiş. Çocukları Amerikan kültürüne göre yetiştiriyor. Geri dönecek misin sorusuna: “Ne yapayım Bulgaristan’da iş yok, çocukların geleceği yok, özgürlük yok” diyor.

Eda’dan ayrılıp eve doğru giderken, köpek gezdiren bir genç kız laf attı, Alp’e. Konuşmada Brezilyalı olduğunu ve ülkesindeki yolsuzluk, anarşi ortamından kaçıp buraya gelmiş olduğundan bahsetti. Şu anki devlet başkanı “Dilma Roussef” ve önceki Lula’nın karıştığı yolsuzluklar ve bir türlü istikrar bulmayan ekonomik durum, işsizlik ve geldiği şehir Rio de Janeiro’daki olaylardan şikayet etti. Burada çalıştığı yerde “Nerelisin?” diye soranlara “Brezilyalı’yım diyemiyorum, ülkenin kötü şöhretinden dolayı” diye de ilave etti, Chiristiana. Brezilya ve benzeri ülkelerin “gelişmekte olan ülke” olarak tanımlanmasını komik bulduk; basbayağı geri kalmış bu ülkelerden geldiğimizi söylemek bile karşı tarafın yüz hatlarında değişikliğe neden olduğunu ve hemen ardından gelen ülkedeki sorunların açılmasını.

Pazar günleri, internette bularak devam ettiğim periyodik futbol maçında arkadaş olduğum, Polonyalı Jacek, Yunanlı Yorgo, Alman Tobias hep aynı nedenlerden buralara geldiklerini anlattı. Jacek, on yıl olmuş burada çalışmaya başlayalı,; Raytheon’da çalışıyor, vatandaşlığını yeni almış. Polonyadaki işsizlik, Walesa sonrası Katoliklerin devraldığı yönetimin yobazlığı ve ülkeyi geriye götürüşlerini anlattı. Tobias ise Frankfurt’tan gelip neden buralarda maceraya atıldığını sorduğumda, “burada iş bulmuştum, çocuklar da olunca artık yerleşmeye karar verdik” dedi. Yorgo 2000’de gelmiş yerleşmiş, nedenini anlatmadı; daha iki maç yaptık belki de bizim kültürümüze yakın sır vermek istemedi. Hakim Cezayirli. Fransa’da PhD yapmış, Kanada sonra buraya gelmiş, iti bir şirket, Analog Devices çalışıyor. Bizim memlekette iş yok, otorite çok fazla, özgürlük yok diyor. İrlandalı Peter nerede çalıştığını sorduğumda esprili bir dille geçiştirdi. Devamlı minyatür kalede duran Çin’li Ming hikayesini daha öğrenemedim.

İnsanların istediği aslında basit, iş, güvenli bir ortam, çocuklarının yarınları, özgürlük; bunları da burada bulduklarını düşünüyorlar…Reading, MA- 12 May,2016

Boston-2016

Koşu Dünyasında Boston Maraton’u en prestijli ve en eski bir olay olarak biliniyor. Bu yıl 120.nci Maraton yapıldı ve ben bu olayı bizzat gözleme fırsatı buldum. Boston Maratonu yılda bir kez yapılıyor; “Patriot Day” olan milli gününde. Katılım çok fazla; her yıl yaklaşık 30,000 koşucu start alıyor. Bu yıl da 30,700 katılımcı ile gerçekleşmiş, istatistiklere göre. 100’ncü yılda katılımcı sayısı 38 bin olarak rekor kırmış. Bu istatistikte, bir maraton klasiği olarak bayan-erkek ve yaş gruplarına göre rakamlar verilmiş; ayrıca tekerlekten ve el pedalı ile hareket verilen iki farklı tipte sakatlar için ayrı kategori var. Bir de görmeyenler ve hatta tamamen sakat olanların kendilerini iten biri eşliğinde katılımı da gerçekleşti.

Katılımcı sayısı bilerek 30.000 civarında tutuluyor. Çünkü yaklaşık sekiz ay önceden açılan kayıtlar için her yaş grubunda belirli kriterler aranıyor, başvuranlardan; örneğin 60 yaş için bir önceki yıl, akredite bir maratonu 3:55  altında koşmuş olmak var. Başvuru sonrası her yaş grubu kotasına göre talepler sıralanıp belirli bir puanda kesiliyormuş, bizdeki üniversite giriş sınavları gibi.

Yarışın başlangıç saatinde, bitişe noktasına yakın bir mevkide kendime yer bulabildim; henüz yarışmacıların buraya gelebilmesi için iki saat olmasına rağmen. Nerede ise tüm cadde iki taraflı dolu idi. Amerikanın her yerinden insanlar buraya akın etmiş gibi; ancak tam bir eğlence ve karnaval havası hakim. 2013 yılı bombalama olayından dolayı güvenlik önlemleri artırılmış, çanta ve paketler aranıyor, tipine göre kimlik soruluyor. Yarışın geçileceği caddeler ve bu caddelere mücavir alanlar çevrilmiş. İnsanlar bu iki saati sohbetle geçiriyor bir birlerini tanımasalar bile. Ben de insanlarla konuşarak biraz daha görgü ve bilgimi geliştirmek ve eğer 2017 maratonuna başvurum onaylanırsa bilgi sahibi olmak için yanımdakilere laf attım; gerçi önce onlar laf attılar. Burada tanıştığım her insanın bir hikayesi vardı: İlk tanıştığım 70 yaşındaki bayan torunu ile gelmiş seyretmeye ve daha önce bu parkurda koşan oğlunun hatırasını yaşıyor besbelli.

Curt Brinkman

Bir sonraki bayanın eşi koşuyormuş; 57 yaşında. Geliş sırasına göre en önce tekerlekli sandalyeler belirdi; bu bayan her birini coşkulu bir şekilde alkışlamaya ve bağırarak teşvik etmeye başladı.. Sonradan anlattığına göre 16 yaşında ayakları kesilen kardeşi bu yarışta birinci olmuş, 1980 yılında; hem de iki saatin altını ilk koşan olarak. Bu bayan engelli yarışçılar sonrası ayrılınca yerini Koreli bir bayan kucağında çocuğu ile aldı. Onun da kocası yarışta imiş, 37 yaşında. Eşi Çinli, kendisi Koreli, Chicago’da oturuyor ve yarış için tüm aile buraya gelmiş. Sağ ve sol tarafımda iki aile kız ve oğullarını bekliyor, anlattıklarından. Yine arkamda duran anne-kız ikisi her yıl seyretmeye geliyorlarmış bir eğlence olarak; ellerindeki telefonla tüm yarışçıların nerede olduklarını, ne zaman bizim bulunduğumuz noktadan geçeceklerini etraftan soranlara, sormayanlara naklen aktarıyorlar; seneye de beni takip edeceklerini söylüyorlar büyük bir samimiyetle.

Bu sohbet ve bekleyiş sonrasında ilk yarışçı köşeyi dönüyor, bizim bulunduğumuz yöne doğru; korkunç bir alkış; çünkü gelen engelli biri. Sonra diğer engelliler farklı mekanizmalı araçları ile kimi oturur, kimi tamamen yere paralel biçimde 42 kilometreyi elleriyle geçmenin yorgunluğu ve sevincini yaşıyorlar, kalabalıkla birlikte. Daha sonra ufukta ilk bayan yarışmacı beliriyor; bayanlar daha erken başladığından ilk bayanlar gelmeye başlıyor. Etiyopyalı, incecik biri;Baysa, Atsede, derecesi 2:29:19. İkinci bayağı sonra geliyor, yine Etiyopyalı. Sonra diğerleri hepsi iki-buçuk saat civarında bayağı bir bayan yarışçı; 14.000 bayan katılmış. Sonra yine bir maraton klasiği: Afrikalı erkek maratoncular başlıyor, önlerinde kameralar ve güvenlik arabaları ile; Hayle Lemi Berhanu, Etiyopyalı;2:12:45 derecesi ile. On dakika Afrikalı atletler geçiyor; sonrasında ilk beyaz ve Amerikalı görünüyor: Hine, Zachary.

Bu şekilde onbinler; kimi uzun, kimi kısa; kimi siyah, kimi beyaz, kimi genç, kimi yaşlı, bayan,erkek, görme özürlü, kimi ayakları olmayan, 72 milletten insan seli ve bunları gerçekten gönülden alkışlayan yüzbinler caddelerin iki tarafında; ancak hiçbir taşkınlık ve düzensizlik yapmadan. Bu gruba 3 yıl önce ne adına olursa olsun bombalar ile saldıran iki Çeçen asıllı; yanımda duran 5 yaşında çocuğa, eşi Çinli Koreli bayana, kardeşi sakat Utah’lı bayana, kızı ve oğlu için saatler öncesi buraya gelip o yaşında 4 saat dikilen yaşlı kadını, üç yıllık bir zaman kayması ile beni havaya uçuracak insanlıktan nasibini almamış, ruh hastası kişiler. Kendileri 3 yıldır nefretle anılan ve daha yıllarca anılacak ve mensup oldukları  ırk, milliyet, din, dil gruplarına karşı da insanlığın soru işaretleri taşımasına neden olan ucubeler. 2013 yılındaki bombalamada ayağını kaybetmiş bir bayanın takma bacakla bu yarışlara katılması günlerce televizyonlarda gösterilmesi ve yarış sırasında korkunç alkışlanması hep bu katillerin eseri.

Bu kadar çok katılımcı ve seyirciye rağmen organizasyon muhteşem. Nereden bildin denirse; yarış sırasında bitiş noktasına doğru yürüdüm; düzgün bir sırada her kes bir diğerine yol vererek 30 bin kişi sıra ile suyunu, meyve suyu, battaniyesi, madalyası, yarış son paketini büyük bir sakinlikle alıyor ve sahneyi terk ediyor. Kurulan tuvaletlerde bile bu kadar sayıya rağmen kuyruk yok ki bunu koşulara katılanlar anlar ancak.

İnsan karşılaştırma yapmadan duramıyor; koskoca İstanbul Maratonunda katılımcı sayısı, çoğu yabancı zaten ve seyirciler de çoğu Sultanahmet’teki yabancılar olmak üzere bir avuç…Reading, 18 Nisan 2016

37.nci  İstanbul Maraton; 15 Kasım 2015;  Katılım İstatistik:

Koşanlar Kadın Erkek Toplam
TÜRK 83 1.095 1.178
YABANCI 401 1.288 1.689
TOPLAM 484 2.383 2.867