ABD: İnsan Profilleri

Reading, MA, Boston yakınlarında küçük bir kasaba. İrlanda kökenliler çoğunlukta olmasına rağmen bir hayli de İtalyan var. Ayrıca beden işlerini (çim kesme, çatı kaplama, ev onarım vb) yapan çok sayıda Hispanik kökenli vatandaşlar var; ancak bu kesim genelde evlerin ucuz olduğu başka kasabalardan buraya çalışmaya geliyorlar; çünkü bu kasabada ev kiraları ve fiyatlar çok yükselmiş durumda; bir oda bir apartman dairesi 500.000 dolar civarında.

Havalar düzelince Alp ile birlikte gezilere çıkıyoruz etrafta. Yaşadığımız Johnson Wood Condo’s sitesi içerisinde pek çok cadde var; ağaçlıklı, çeşitli hayvanların bulunduğu ve arada burada yaşayanlara rastladığımız. Arada dememin sebebi burada genelde çalışma saatlerinde kimse etrafta olmuyor. Bütün şehir terk edilmiş gibi. Bu nedenle birilerine rastlamak biraz şans işi.

Bizim bulunduğumuz apartmanda komşularımız, Çinli, Hintli, İranlı, biraz da Amerikalı. Briton kökenli Gil-Pam Congdon çifti en çok konuştuklarımızdan; emekli olup buraya yerleşen, yaşlılık nedeniyle müstakil evlerini (townhouse diyorlar burada) satıp, iki odalı dairelerine taşınmış. Eskiden sebze bahçesi yaptıklarından burada da yöneticiden izin alıp köşede beş-on metrekare yerlerde çiçek yetiştirmeye çalışıyorlar; bu nedenle de sürekli karşılaşıyoruz. Hintli olan kız belli çok zeki ve beyin göçü kapsamında gelip buralarda iş bulmuş; “Business Analyst” olarak büyük çaplı Amerikan firmaların IT altyapısı konusunda danışmanlık yapıyormuş, o kadar Amerikalı dururken. İranlının lokantaları var. Genelde Türk ve benzer kültürlerden gelenler lokanta tipi yerlerde iş yapıyor, her ne kadar bilgisayar, elektronik mühendisliğinde çalışanlar ya da öğretim elemanı olarak kalanlar olsa da. Bu ikinci bahsettiklerim de beyin göçü kapsamında, ülkelerinin yüz binde, milyonda birleri IQ sahibi olanlar.

Bugün yine site içi ve yakınındaki Enos caddesinde dolaştık Alp ile. Cadde çoook sakin, geniş, ağaçlıklı ve çok güzel evleri var, iki taraflı. Caddenin sonuna doğru bir kız çocuğu gördük yanında yaşlı biri ile. Oraya doğru gidip selamlaştık. Alp, kız çocuğu ile oynamak istedi; adını sordum; “Gabriela” dedi, sonradan babaanne olduğunu öğrendiğimiz bayan. “İtalyan kökenli misiniz?” dedim. “Evet” dedi. İtalyanca konuşabilir misiniz soruma çok sevindi; belki gurbetlerde ana dili konuşan başka birini bulduğu için. Bundan önce karşılaştığım ve adından dolayı İtalyan olduğunu anladıklarıma “İtalyanca biliyor musunuz?” diye sorduğumda, “hayır ancak dedelerimiz konuşabilirdi, biz burada öğrenemedik” diye hayıflanmışlardı. Bana nereli olduğumu sorunca, değişiklik olsun diye “Napoli’liyim” dedim. Bunun üzerine Alp’i torunu ile oynamaya başlattı ve sohbete başladık, İtalyanca. Ondört yıl önce geldiğini, İtalya’da ne iş ne de yaşam kalitesi kaldığını anlattı. “Her yer hırsız doldu, çocukluğumuzun en prestijli caddesi bakımsızlıktan ve göçmenlerden yürünemeyecek halde diye epey bir dert yandı. “Burada olmaktan mutlu musunuz?” diye sorduğumda, iş olanakları, sakin bir çevre, çocuk yetiştirmek için uygunluğu, kaliteli okullar ve gelecekle ilgili umut vadeden ortamdan bahsetti.  Ancak Trump “yabancıları istemiyor” deyince: “Yabancıları değil sadece bombalayan, insanları kurşunlayan Müslümanları istemiyor, haklı da” dedi. Yine Alp’i getirdiğim çocuk parkına kızı ile gelen Bulgar Christian’la sık sık konuşuyoruz. 27 Yıl önce Sovyetlerin parçalanması sırasında ülkesinden ayrılmış; önce Kanada’ya sonra da buraya yerleşmiş. Likör dükkanı açmış; işler iyi diyor. Türkiyenin şaraplarını beğenmiyor, en iyisi Fransız, oradan getirtiyorum diyor. Bulgaristan diyorum: Yolsuzluk, işsizlik dolu her yer diyor. Dedesi 90 yaşında orada çiftlikte yaşıyormuş. Sonra buralarda evlenmiş. Çocukları Amerikan kültürüne göre yetiştiriyor. Geri dönecek misin sorusuna: “Ne yapayım Bulgaristan’da iş yok, çocukların geleceği yok, özgürlük yok” diyor.

Eda’dan ayrılıp eve doğru giderken, köpek gezdiren bir genç kız laf attı, Alp’e. Konuşmada Brezilyalı olduğunu ve ülkesindeki yolsuzluk, anarşi ortamından kaçıp buraya gelmiş olduğundan bahsetti. Şu anki devlet başkanı “Dilma Roussef” ve önceki Lula’nın karıştığı yolsuzluklar ve bir türlü istikrar bulmayan ekonomik durum, işsizlik ve geldiği şehir Rio de Janeiro’daki olaylardan şikayet etti. Burada çalıştığı yerde “Nerelisin?” diye soranlara “Brezilyalı’yım diyemiyorum, ülkenin kötü şöhretinden dolayı” diye de ilave etti, Chiristiana. Brezilya ve benzeri ülkelerin “gelişmekte olan ülke” olarak tanımlanmasını komik bulduk; basbayağı geri kalmış bu ülkelerden geldiğimizi söylemek bile karşı tarafın yüz hatlarında değişikliğe neden olduğunu ve hemen ardından gelen ülkedeki sorunların açılmasını.

Pazar günleri, internette bularak devam ettiğim periyodik futbol maçında arkadaş olduğum, Polonyalı Jacek, Yunanlı Yorgo, Alman Tobias hep aynı nedenlerden buralara geldiklerini anlattı. Jacek, on yıl olmuş burada çalışmaya başlayalı,; Raytheon’da çalışıyor, vatandaşlığını yeni almış. Polonyadaki işsizlik, Walesa sonrası Katoliklerin devraldığı yönetimin yobazlığı ve ülkeyi geriye götürüşlerini anlattı. Tobias ise Frankfurt’tan gelip neden buralarda maceraya atıldığını sorduğumda, “burada iş bulmuştum, çocuklar da olunca artık yerleşmeye karar verdik” dedi. Yorgo 2000’de gelmiş yerleşmiş, nedenini anlatmadı; daha iki maç yaptık belki de bizim kültürümüze yakın sır vermek istemedi. Hakim Cezayirli. Fransa’da PhD yapmış, Kanada sonra buraya gelmiş, iti bir şirket, Analog Devices çalışıyor. Bizim memlekette iş yok, otorite çok fazla, özgürlük yok diyor. İrlandalı Peter nerede çalıştığını sorduğumda esprili bir dille geçiştirdi. Devamlı minyatür kalede duran Çin’li Ming hikayesini daha öğrenemedim.

İnsanların istediği aslında basit, iş, güvenli bir ortam, çocuklarının yarınları, özgürlük; bunları da burada bulduklarını düşünüyorlar…Reading, MA- 12 May,2016

Boston-2016

Koşu Dünyasında Boston Maraton’u en prestijli ve en eski bir olay olarak biliniyor. Bu yıl 120.nci Maraton yapıldı ve ben bu olayı bizzat gözleme fırsatı buldum. Boston Maratonu yılda bir kez yapılıyor; “Patriot Day” olan milli gününde. Katılım çok fazla; her yıl yaklaşık 30,000 koşucu start alıyor. Bu yıl da 30,700 katılımcı ile gerçekleşmiş, istatistiklere göre. 100’ncü yılda katılımcı sayısı 38 bin olarak rekor kırmış. Bu istatistikte, bir maraton klasiği olarak bayan-erkek ve yaş gruplarına göre rakamlar verilmiş; ayrıca tekerlekten ve el pedalı ile hareket verilen iki farklı tipte sakatlar için ayrı kategori var. Bir de görmeyenler ve hatta tamamen sakat olanların kendilerini iten biri eşliğinde katılımı da gerçekleşti.

Katılımcı sayısı bilerek 30.000 civarında tutuluyor. Çünkü yaklaşık sekiz ay önceden açılan kayıtlar için her yaş grubunda belirli kriterler aranıyor, başvuranlardan; örneğin 60 yaş için bir önceki yıl, akredite bir maratonu 3:55  altında koşmuş olmak var. Başvuru sonrası her yaş grubu kotasına göre talepler sıralanıp belirli bir puanda kesiliyormuş, bizdeki üniversite giriş sınavları gibi.

Yarışın başlangıç saatinde, bitişe noktasına yakın bir mevkide kendime yer bulabildim; henüz yarışmacıların buraya gelebilmesi için iki saat olmasına rağmen. Nerede ise tüm cadde iki taraflı dolu idi. Amerikanın her yerinden insanlar buraya akın etmiş gibi; ancak tam bir eğlence ve karnaval havası hakim. 2013 yılı bombalama olayından dolayı güvenlik önlemleri artırılmış, çanta ve paketler aranıyor, tipine göre kimlik soruluyor. Yarışın geçileceği caddeler ve bu caddelere mücavir alanlar çevrilmiş. İnsanlar bu iki saati sohbetle geçiriyor bir birlerini tanımasalar bile. Ben de insanlarla konuşarak biraz daha görgü ve bilgimi geliştirmek ve eğer 2017 maratonuna başvurum onaylanırsa bilgi sahibi olmak için yanımdakilere laf attım; gerçi önce onlar laf attılar. Burada tanıştığım her insanın bir hikayesi vardı: İlk tanıştığım 70 yaşındaki bayan torunu ile gelmiş seyretmeye ve daha önce bu parkurda koşan oğlunun hatırasını yaşıyor besbelli.

Curt Brinkman

Bir sonraki bayanın eşi koşuyormuş; 57 yaşında. Geliş sırasına göre en önce tekerlekli sandalyeler belirdi; bu bayan her birini coşkulu bir şekilde alkışlamaya ve bağırarak teşvik etmeye başladı.. Sonradan anlattığına göre 16 yaşında ayakları kesilen kardeşi bu yarışta birinci olmuş, 1980 yılında; hem de iki saatin altını ilk koşan olarak. Bu bayan engelli yarışçılar sonrası ayrılınca yerini Koreli bir bayan kucağında çocuğu ile aldı. Onun da kocası yarışta imiş, 37 yaşında. Eşi Çinli, kendisi Koreli, Chicago’da oturuyor ve yarış için tüm aile buraya gelmiş. Sağ ve sol tarafımda iki aile kız ve oğullarını bekliyor, anlattıklarından. Yine arkamda duran anne-kız ikisi her yıl seyretmeye geliyorlarmış bir eğlence olarak; ellerindeki telefonla tüm yarışçıların nerede olduklarını, ne zaman bizim bulunduğumuz noktadan geçeceklerini etraftan soranlara, sormayanlara naklen aktarıyorlar; seneye de beni takip edeceklerini söylüyorlar büyük bir samimiyetle.

Bu sohbet ve bekleyiş sonrasında ilk yarışçı köşeyi dönüyor, bizim bulunduğumuz yöne doğru; korkunç bir alkış; çünkü gelen engelli biri. Sonra diğer engelliler farklı mekanizmalı araçları ile kimi oturur, kimi tamamen yere paralel biçimde 42 kilometreyi elleriyle geçmenin yorgunluğu ve sevincini yaşıyorlar, kalabalıkla birlikte. Daha sonra ufukta ilk bayan yarışmacı beliriyor; bayanlar daha erken başladığından ilk bayanlar gelmeye başlıyor. Etiyopyalı, incecik biri;Baysa, Atsede, derecesi 2:29:19. İkinci bayağı sonra geliyor, yine Etiyopyalı. Sonra diğerleri hepsi iki-buçuk saat civarında bayağı bir bayan yarışçı; 14.000 bayan katılmış. Sonra yine bir maraton klasiği: Afrikalı erkek maratoncular başlıyor, önlerinde kameralar ve güvenlik arabaları ile; Hayle Lemi Berhanu, Etiyopyalı;2:12:45 derecesi ile. On dakika Afrikalı atletler geçiyor; sonrasında ilk beyaz ve Amerikalı görünüyor: Hine, Zachary.

Bu şekilde onbinler; kimi uzun, kimi kısa; kimi siyah, kimi beyaz, kimi genç, kimi yaşlı, bayan,erkek, görme özürlü, kimi ayakları olmayan, 72 milletten insan seli ve bunları gerçekten gönülden alkışlayan yüzbinler caddelerin iki tarafında; ancak hiçbir taşkınlık ve düzensizlik yapmadan. Bu gruba 3 yıl önce ne adına olursa olsun bombalar ile saldıran iki Çeçen asıllı; yanımda duran 5 yaşında çocuğa, eşi Çinli Koreli bayana, kardeşi sakat Utah’lı bayana, kızı ve oğlu için saatler öncesi buraya gelip o yaşında 4 saat dikilen yaşlı kadını, üç yıllık bir zaman kayması ile beni havaya uçuracak insanlıktan nasibini almamış, ruh hastası kişiler. Kendileri 3 yıldır nefretle anılan ve daha yıllarca anılacak ve mensup oldukları  ırk, milliyet, din, dil gruplarına karşı da insanlığın soru işaretleri taşımasına neden olan ucubeler. 2013 yılındaki bombalamada ayağını kaybetmiş bir bayanın takma bacakla bu yarışlara katılması günlerce televizyonlarda gösterilmesi ve yarış sırasında korkunç alkışlanması hep bu katillerin eseri.

Bu kadar çok katılımcı ve seyirciye rağmen organizasyon muhteşem. Nereden bildin denirse; yarış sırasında bitiş noktasına doğru yürüdüm; düzgün bir sırada her kes bir diğerine yol vererek 30 bin kişi sıra ile suyunu, meyve suyu, battaniyesi, madalyası, yarış son paketini büyük bir sakinlikle alıyor ve sahneyi terk ediyor. Kurulan tuvaletlerde bile bu kadar sayıya rağmen kuyruk yok ki bunu koşulara katılanlar anlar ancak.

İnsan karşılaştırma yapmadan duramıyor; koskoca İstanbul Maratonunda katılımcı sayısı, çoğu yabancı zaten ve seyirciler de çoğu Sultanahmet’teki yabancılar olmak üzere bir avuç…Reading, 18 Nisan 2016

37.nci  İstanbul Maraton; 15 Kasım 2015;  Katılım İstatistik:

Koşanlar Kadın Erkek Toplam
TÜRK 83 1.095 1.178
YABANCI 401 1.288 1.689
TOPLAM 484 2.383 2.867

 

ABD: Yeni bir gözlem

Robin Bird
Robin Bird

Sabah dokuzda yola çıktım. Nisanın altısı. Yerlerde kar var, hava soğuk gibi; ancak güneş var. Yürümek için ideal bir ortam. Yarı-maraton çalışma planına göre bugün biraz gevşek davranabilirim; haftada bir gün. Etrafta kuş sesleri; zaten önünde yürüyüp kaçmıyor Robin-Birds, sincaplar yol açıyor. ve hemen ağacına tırmanıyor; yüksek ve ulu ağaçlara. Buraların sahibi olduğu iddialarını, Reading’de evlerine astıkları bayraklardan anladığım İrlandalılardan çok daha önce burada olduklarını anlatmak istiyorlar; hafif rüzgarda uğuldayarak, gerçekten konuşuyorlar. Yollar tertemiz, bakımlı. Ülkemiz kalabalık caddelerinden sonra burada terk edilmişlik ortamı yaşıyorum. Önümde uzanan “Summer Street” ismine zıt bu kış gününde bu yayanın ne işi var üzerimde der gibi. Yaklaşık 4 kilometre yolum var gideceğim yere; dört de dönüşü sekiz. Bir saatten fazla yollarda olacağım. Cadde dümdüz olduğundan sonunu bile görebiliyorum. Ne bir insan, ne bir başıboş hayvan. Ne kaldırımlarda park eden arabalar, hatta herkes erkenden işlerine gittiğinden araç bile nadiren geçiyor. “Lale Devri” şarkısını bağırarak söylüyorum, ağaçların uğultusuna karşı. Geçerken bir mağazaya giriyorum, sadece meraktan. Torunlara ufak birkaç hediye bulup kasaya gidiyorum. Koca dükkanda zaten fazla kimse yok. Kasadaki bayanla sohbet ediyorum. Soruyorum: “Yaşınız kaç, mahsuru yoksa?” Bana 76 (yetmişaltı) yaşında olduğunu ve tüm ömrünü bu kasabada geçirdiğini anlatıyor. Kocamı kaybedeli onbeş yıl oldu diye ekliyor.  Altı torunu ve birde torununun çocuğu varmış. İki yerde çalışıyorum diyor; buradan çıkınca başka bir mağazada “part-time” çalışmaya gideceğini söylüyor, gururla. Kırk yaşında emekli edilmiş biri olarak soruyorum: “Mecbur musunuz çalışmaya?” “Birinci neden ekonomik olarak çalışmam gerekiyor; çünkü sigortam %80’ini kapsıyor; geri kalan kısımı için para kazanmam gerekiyor” diyor. İkinci neden: “Çalıştığım zaman beden ve kafa sağlığımı koruyorum” diye anlatmaya devam ediyor, gülerek ve ilgi ile. Benim hakkımda da bilgiler soruyor. Bir müşteri gelince vedalaşıp ayrılıyorum.

Sırada kütüphane var. Daha kapıda, içeri girenlerden biri mutlaka kapıyı tutuyor, geçmeniz için, genç-yaşlı fark etmeden. Kütüphane görevlileri gülerek karşılıyor. İçeride yaşlılar ve “mental retardasyon”  oldukları belli bir grup var. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Tüm dergiler var; Türkiye’de çok pahalı bulduğum, bilim dergileri, yaşam dergileri, gazeteler, kitaplar, DVD, internet. Bir kaç dergi alıp okuyorum.

Oradan çıkıp, biraz yiyecek almak için markete giriyorum. İnsanların yüzüne baktığında muhakkak laf atıyorlar. Çalışanlar ve kasaya geldiğinde oradakiler, muhakkak “Nasılsınız bugün?” diyorlar. Burası bizdeki halk marketleri seviyesinde bir yer. Hafta içi ve çalışma saati olduğundan sanırım genelde ileri yaştakiler çoğunlukta. Market arabası ile reyonlarda karşılaştıkça herkes biri birine yol veriyor, gülerek ve  özür dileyerek. 

Sonra aynı yoldan, bazen de ara sokakları değiştirerek geri dönüş başlıyor. Saat biraz ilerlemiş. Bir-iki koşan var. Zaten yürüyerek giden benden başkasına rastlamadım, geldiğimden beri nerede ise bin kilometre koştuğum bu beldede. Bazen okul çıkışı çocuklar olabiliyor. Bir de okula mücavir caddelerin başını tutan gönüllü yol kesiciler. 

Reading’de bir gün daha çok sessiz ve sakin geçmiş oldu. Tabi buranın güzelliği buranın insanları için. Yoksa bizim gibi sonradan gelip geçenler için, dönüşte ve ara sıra hatırladığımızda iç geçireceğimiz bir hatıra olarak kalacak, sadece… Reading, MA-06 Nis 16 Salı

Matera, ITALIA-1

İtalya, benim bezdiğim gezdiğim, gördüğüm, yaşadığım ülkeler arasında, yine bana göre dünyanın en görülesi ve yaşanası bir kültür. Tarihi, daha önemlisi bu tarihin korunması, mevcut güzellikleri, insanların yaşam sevinci, şarkıları, moda ve tasarım, mobilyası, yemekleri, deniz ürünleri, ben pek düşkün değilim ancak söylenen şarapları, havası, konumu, Ferrarisi… Bu liste uzar gider. Tabi ki bu ülkenin de sorunları, istenmeyen konuları var. Ancak bu yazıda sadece bir güzelliği aktarma isteğimden dolayı bunlar hiç girmiyorum.

O kadar tarihi yerleri var ki. Medieval (*) dönemden kalma ve bir çivi çakılmadan korunmuş şehirleri, Amalfi, Pozitano, Sorrento, Cinque Terre, Portofino, venedikSan Remo, gibi doğa
ve deniz harikası turistik yerleri. Roma, Firenze ve Vendik belirtmeye bile gerek yok, Ayrıca Pisa, Burano, Murano, Capri adaları,  Napoli (eski hali ile) ve Pompei ve Vezüv, Como, Taormina, Siena bunlardan sadece meşhur olanları. Bunlar gibi binlerce şehir ve her şehirde yüzlerce, Roma, Firenze gibi yerlerde binlerce tarihi eser, güzellikler.

matera2Binlerce köy, kasaba, tepelerin üzerinde.Bunlardan biri de İtalyanın güneyinde yer alan Basilicata Bölgesindeki Matera şehri (Ma-tee-ra diye okunuyor). Bu muhteşem şehri birdenbire sunarak fazla heyecanlanmamanız için gece görüntüsü olan bir resimden ile  yazıyı süslemek istedim.

Matera - ancient cave city. Italy,Basilicata (view from cave)Sassi di Matera buranın Paleontoljik devirden kalan eski şehri anlamında ve koruma altında bir kısmı. Aynı bizim Ürgüp gibi 1950 yıllarına kadar bu bölgede fakir insanlar mağara tarzı evlerde yaşarlarmış. 1980 yılından sona ancak, buralarda turistik ve bugünkü müthiş organizasyona başlanmış. Matera bizim Göremeye benzetilebilirse de, tarihi bölge Göreme’den çok daha büyük bir alanda ve evlerden oluşuyor.

Sassi’nin karşı yamacındaki mağaralarda Neanderthal insanların tarih öncesi dönmelerde yaşadığı ortaya konulmuş. (**) neandSabah kimse kalkmadan otelden çıkıp koştuğumda tarihin içinde yüzüyormuşsunuz hissi doruklarda. Sassi ile Neanderthal mağaraları ayıran vadiye kadar koştum ve burada durarak yüzbinlerce yıl öncesi insanların ve neanderthallerin buralarda yaşadığını, mağaradan ilkçağ homo-sapiens ya da bir neanderthal çıkıyor olduğunu hayal ettim.

Matera - SassiBasilicata, Campagna Bölgesine bitişik. Campagna’da en önemli şehir Napoli. Arada Vezüv var. Ancak Campagna’dan Basilicata’ya geçtiğinizde sanki “StarGate” den (***) başka bir aleme geçmiş gibi ortam ve insanlar değişiyor. Napoli’de belirli bir saatten sonra sokağa çıkamazsınız. Hatta günün en işlek anında bile, yaya iken, araçta iken, trende iken alarm durumunda olmanız gerekir. Açıkta, cüzdan, çanta, kolye hatta gözlük bile takamazsınız. Biraz dikkatiniz dağılsa çarparlar. Kalabalık, sık sık yığılı çöpler, grevler. Halbuki Matera’da sabah yedide sokaklarda koşarken, sokakların pırıl pırıl temizlendiğini, bazı evlerin kapısının açık bırakıldığını gördüm.

gattiniŞehrin içinde her karış tarih. Bu kapsamda çok sayıda manastır ve kilise olması da normal. Benim kaldığım otel Palazzo Gattini de 15 YY’dan kalma, o zamanki hali korunarak restore edilmiş. müthiş bir yer. Her odada ayrı bir tema ve tarih. Gerçi alışık olmayanlar için ilk başta biraz ürkütücü. Ancak gerek çalışanların güler yüzü, gerekse otelin içinde biraz dolaştıktan sonra çıkılan terasta önünüze serilen manzara kelimelerle anlatılamayacak kadar güzel. Özellikle erken saatte güneş doğarken ya da tam karşısı güneş batarken, gece her an ayrı bir manzara ve güzellik.

Binlerce resim ve video var internette, işte bir tanesi, HD formatta.

Devam edeceğim, bu kadar özellik ve güzelliği bir nefeste anlatabilmek çok zor!!!

(*) Medieval Ortaçağ
(**)http://www.lagazzettadelmezzogiorno.it/news/puglia/203223/L-uomo-di-Altamura-era-di.html
(***)StarGate https://tr.wikipedia.org/wiki/Y%C4%B1ld%C4%B1z_Ge%C3%A7idi

Bir yer hayal edin, düşünü kurun!

flapping_wingslilliput_panaromatüm evlerin en az bir cephesinin ormana baktığı…

tüm evlerin mimarisi farklı, her biri güzellik abidesi, bir zamanlar “lilliput evleri” diye taştan çok güzel maket evler vardı,onların gerçek boyutlarda inşa edilmiş olduğu, hepsinin hikayesi olduğunu hayal edin…

bu evlerden mutlaka ya bir prens ya bir prenses çıkmasını beklerken, bizim gibi alelade, işçi, memur, çocuk, yaşlı-genç, bekar-evli birinin çıkarak arabasına bindiğini ve sizi görünce mutlaka selam verdiğini… Okumaya devam et “Bir yer hayal edin, düşünü kurun!”

60Yaş-3 Delikanlı…Büyükada-11K Macerası

20151025_075620Yetmişli yıllarda, 14-20 Yaş arası Heybeliada’da geçen altı yıl içinde, Büyük Tur diye adlandırılan ve o zaman bugünkü mesafe ölçen uydu destekli aletler olmadığından kim söylemiş ise 10 kilometre olduğu farz edilen koşuyu hiç yapmamıştım.Sadece atletizm takımı adı verilen bir grup zaman zaman bu koşuyu yapardı (Ancak maalesef aramızdan hiç “national” seviyede bir atlet çıkmamıştı nedense!). Bu nedenle geç yaşlarda merak saldığım koşu uğraşında “Büyükada Büyük Tur Koşusu” ilan edilir edilmez kayıt oldum.Bugün, 25 Ekim 2015, yağmurlu geçen 5 gün ardından hediye olarak lütfedilen yarı-güneşli bir havada, altmış yaşa yakın bu koşuyu gerçekleştirdim, iki sınıf arkadaşım, Aydın Oğuz ve Sıtkı Çakır ile birlikte. Okumaya devam et “60Yaş-3 Delikanlı…Büyükada-11K Macerası”

60 yaşında…Ayı çıkabilü, daş düşebülü

ayıIlgaz’daki Milli Park sahasındaki otelimize yerleşirken en çok heveslendiğim konu 2000 metrede büyük köknar ağaçları ve tertemiz havada koşmaktı. Ancak maalesef oteldeki yetkili bizi uyararak civarda ayı bulunabileceğinden ana yollardan fazla uzaklaşmamak gerektiğini söylemesi ile hayallerim biraz olsun sekteye uğradı. İlk gün Milli Park alanına giriş noktası ile otel arasındaki yolda iki tur atmak suretiyle ancak 10 kilometreyi tamamlayabildim. Gerçi çıkışlardaki eğim sayesinde parkur güçlük derecesi epey yükselmişti Okumaya devam et “60 yaşında…Ayı çıkabilü, daş düşebülü”

80 yaş ötesi bir hayranlık abidesi…Sabiha İzbeli

sabihaizbeli00Çok gezenin çok şey görmesi ve öğrenmesi çok bilinen ve kabul görmüş bir olgudur. Çok gezmenin ve öğrenmenin sınırı olmadığı gibi görülen ve öğrenilen şeyler de okyanusta damla gibi kalmakta ne kadar fazla olduğu sanılsa da.
Bunu her yeni olayda yeniden görüyor insan. sabihaizbeli02Ancak bu görme ve öğrenmenin ötesinde bazı olaylar karşısında insan hayrete düşüyor ve hayran kalıyor.Zamanın en güçlü olgusu İnternet sayesinde tesadüfen öğrendiğim Kastamonu yakınındaki “İzbeli Çiftliği”‘ne kahvaltı vesilesi ile uğradığımda bu deneyimlerden birini edinmiş oldum.
Okumaya devam et “80 yaş ötesi bir hayranlık abidesi…Sabiha İzbeli”

running in Reading,MA

Soon after arriving at Reading, MA,  I started to run here, for curiosity, for learning around and mainly to get prepared future events in my mind which one of that is to participate a half-marathon here in Boston.  Me and my wife arrived here on December 30,2014,  New Year eve, and my first run was around Lake Quannapowitt,on January 1, 2015, just 36 hours later then my arrival, with a distance, including distance from and to Johnsonn Woods where I was living, was about  9 miles. 

Okumaya devam et “running in Reading,MA”