Yazmak

Yazmak konusu, garip bir şekilde, edebiyat ya da felsefe nedeni ya da sadece düşünceleri, hisleri aktarma dürtülerinden çok teknoloji ve internet sayesinde gelişmekte. Eskiden, sadece okumak, radyodan ve büyüklerden dinlemek vardı. Yazmak, bu konudaki dehalar ya da ilham sahibi kişiler haricindeki kişiler için bir lüks gibi idi. Yazı yazabilme vizyonu mevcut değildi. Yazmayı kolaylaştırıcı unsurlar henüz keşfedilmemişti; yılların daktilosu ve karakalem hariç. 1982 yılında ABD’de olmama rağmen tezimi elle yazıp, para ile okul sekreterlerine yazdırmıştım. O zamanlar bir konuda yazı yazabilmek için bir motivasyon da yoktu. Çünkü yazdıklarınızın yayımlanması başlı başına bir sorundu. Öyle herkes kitap yazıp ya da gazetelere makale gönderip yayımlatamazdı. 

Diğer taraftan, edebiyat ve felsefe dersleri, liselerde hâkir ve gereksiz görülmekteydi.  Lise fen bölümü müfredatından bile çıkarılan, karmaşık, anlaşılmaz ve zor konular olarak algılanırdı. Bu konular üniversitelerde tıp ya da mühendislik bölümlerini kazanmak isteyenler için bir engeldi. Herkes felsefeden çıkabilecek bir kaç soru için bu konuda ezber yapmaya bile gerek duymazdı. Günümüzde ilkokuldan itibaren başlayan önce lise sonra üniversite sınavlarına hazırlık dönemleri tüm gençliği nerede ise tek uğraşı haline geldi. Test kitaplarından başka kitap okuma, bir şeyler yazma, spora ya da müziğe zaman ayırma  saçmalığına(!) fikir olarak bile gülüp geçiliyor.

Bu konuda sadece sistemi suçlamak da doğru değil. Bazı edebiyat ve Felsefe hocaları, bu durumu daha da kötüleştirmek için ellerinde geleni ardına koymazdı. Bunlar, edebiyat ve felsefe konularını sevdirmeyi, yararlarını anlatmayı bilmezdi; hatta o zamanlar normal karşılanan dayak cezası bile sık sık uygulamaya koyarlardı. Çoğu hoca, bilemiyorum kendisi anlattıklarını ya da en azından öğretmekte olduğu edebiyat felsefe disiplinlerini özümsemiş mi idi? Böyle olsa bile aktarımda, iletişimde her zaman bir sorun vardı. Kendi edebiyat hocamı hatırlıyorum da: O kadar güzel konuları, şiirleri, hikayeleri ciddiyet ve nefretle anlatırdı. Hatta anlatmaz hep bizden bir şeyler hazırlamamızı isterdi. Sonra da ne söylersek söyleyelim eleştirir, bizden adam olmayacağını söylerdi.

saitfaik
Sait Faik Abasıyanık

Hamuru sevgi, düşünce, hoşgörü, yaşamı anlama, anlatma, zevk, eğlence olması gereken bu iki konuda maalesef hep korku, nefret, paçayı sıyırma önde gelen hareket tarzları olarak önümüze sürülmüştü. Halbuki ne gerek vardı ne anlama geldiğini, neye yaradığını bilmediğimiz mef’ulü-mefa-îlü diye ölçü ezberletileceğine. Ya da bu parça ana fikri nedir diye kalıp dışına çıkan yanıtların kabul edilmediği derslere. Ya da yaz tatilinde mecburen okuyup özetini çıkartmamız istenen Robenson Crusoe, bir macera özlemi olarak kalabilirdi içimizde.   Onuncu defadır okumakta olduğum Sait Faik hikayeleri öğretilse idi. İnsanlar ve deniz sevdirilse idi. Hayat öğretilse idi. Okuma merakım henüz ortaokulda “Hababam Sınıfı” ile başlamıştı.  Lisede ve nerede ise tüm klasik romanlar, yerli yabancı, satın alıp okumuştum, kısıtlı bütçemize rağmen.  Bu bile, kompozisyon diye hiç bir şey öğretilmeyen ve kriteri hocada mahfuz bir dersten lise bitirme sınavında ikmale kalmamı engelleyememişti; hâlbuki diğer derslerim çok iyi idi.

Müzik, resim ve spor konuları da böyle geçiştirilirdi. Müzik sadece flüt üflenen, resim ve elişi denilen dersler ise büyüklerin ellerinden öpen uğraşlar idi, bu konuda kabiliyeti olmayanlar için, tabi! Spor, zaten haftada bir saat; ancak spor kıyafeti bile giyilmesine gerek duyulmayan ve ne maksatla programa alındığı belli olmayan bir konu idi. Elli yıldır hala değişen bir şey yok; hatta daha da gerileme var bu sınav trafiğinde. Bu konularda da okullu olmamdan itibaren geçen 55 yıllık görgü ve bilgi birikimini aktaran yazılar planlamaktayım.

Ancak, her konuda olduğu gibi edebiyat ve felsefe konusunda da ilginin artması ironi bir şekilde rakip fen ve mühendislik alanlarındaki gelişmeler sayesinde olmakta.  Amazon ile başlayan kitap alımını kolaylaştıran ve ucuzlatan internet üzerinden alış veriş sistemi başladı önce. Web sayfalarında tüm konularda ve her dilde, fakat genelde İngilizce, tüm kaynakların gözler önüne serilmeye başlandı. Kağıt, kalem, sekreter gerektirmeyen bilgisayar üzerine yazılabilen ve istenilen şekle sokulabilen kelime işlemciler girdi hayatımıza. “Kinder” denilen okuma aygıtlarına indirilen kitaplar dergiler, makaleler. Akıllı telefonlarla her ortamda ve her anda erişim sağlanabilen bilgi denizi önüne serildi insanların. Tüm insanların yaşamı, özeli, gizlisi bu cihazlarla birbirine bağlı artık.  “Facebook, twitter, whatsup” gibi ortamların, yazma konusunda fayda sağlamadığı, hatta kullanılan argo ve kısaltmalarla edebiyatı katlettiği iddia ediliyor; fakat dünyanın en fazla cep telefonuna sahip olanların ve kullananların yaşadığı ülkemizde, en azından yazılan kelime adetleri eskinin telgraf ve mektupları kat kat geçmiştir.

Bilgisayar, cep telefonu ve bunlar üzerindeki internet vasıtası ile elde edilen diğer bir imtiyaz da yazmak olarak ortaya çıkmakta. Kişisel web sitelerin kolay ve ucuza açılabilmekte. Hazır programlar kullanılarak, biraz merak ve ilgi ve zaman sonucu oluşturulan ortamlarda meramımızı anlatmak, bildiğimiz, yaşadığımız konularda görüşlerimizi yazmak ya da bu konudaki uzmanların yazarların yazılarını milyonlara ulaştırabilmesi çok kolay artık. Ve bu durumun sürekli gelişmesi yazma konusunu oldukça desteklemekte. Bunu her konuda açılan ve açılmakta olan milyonlar hatta milyarlarca web sitelerinden anlayabiliyoruz. Edebiyat ve felsefe konularında söz söyleme ya da yazı yazabilmek için gerekli eğitim, altyapı ve donanıma sahip olmadığımdan, bunların ne kadarının bu disiplinlere uygun içerik sağladığını bilemiyorum. Ancak araştırma yaparken, ya da sadece aklımda olan binlerce felsefe sorusu ya da bir konuda yarım yamalak hatırladığı edebi bir eserle ilgili bir-iki kelimeyi yazdığımda, önümde açılan bilgi denizinden bunu görebiliyorum.

Bu noktada aklıma gelen bir soru da, bu kadar açılmanın etkinliği konusu; her kes yazmaya başlayınca bu kez okuyucu kitlesi sayısı düşmekte. Her ne kadar dünya ve ülkemiz nüfusu artmakta ise de, bunun kat kat üstünde web sitesi, yazı, kitap çıkmakta. Eskiden bir kitap çıktığında uzun bir süre o arada çıkan pek az kitap ile birlikte raflarda kalır ve insanlar bunları alır okurdu. Küçükken haftalık çıkan derginin en arka sayfasındaki çizgi romanın tek bir sayfası için heyecanla bir hafta beklediğimi hatırlıyorum. Ya da haftada bir gidebildiğimiz sinema önünde Teksas, Tommiks kitaplarını değişmek için koştuğumuz günleri. Gerçi web sitelerinin ne kadar ziyaret edildiğini gösteren sistemler var, ancak bunların doğruluğu şüphe götürebiliyor. Bu kadar siteyi kimin takip ettiği de profesyonel çalışma gerektiriyor.

Tabi tüm bu konular ülke ve kültürlere göre değişiyor. Amerika ve Avrupa’da cep telefonlarını kurcalayanların yanında yine de hatırı sayılır şekilde  metroda bir durak da olsa kitabını açanlar çok. Hatta buranın spor salonunda bisiklete binerken bile kitap okuyanlara rastlamaktayım. Geçen yıl Boston kışı 100 yılın rekorunu kırmakta iken, Barnes & Nobles kitapevinde bir dergi için sıra beklerken, yanımdaki bayana marketten alışveriş yapmış gibi kucağına doldurduğu kitapları sorduğumda: “Kış uzun geçecek gibi, belki evde mahsur kalırım diye kitap stoklıyorum” demişti. Tabi bu kültürlerde yazmak da çok ileri. Bilim, sanat, müzik, edebiyat, felsefe her konuda binlerce kitap yayımlanmakta.

Kitap yayın ve satışları konusu biraz karışık. İnternet üzerinden on-line ve ülkeler arası satış yanında, e-book olarak yayımlanan ve satılan kitap sayıları, normal kitap evlerinde satılanlardan çok fazla. Bu konuda yine internet üzerinden yaptığım kısa araştırmada sağlıklı bir veriye ulaşamadım. Ticari bir değer oluşturan ve “business” olarak bu konuyu takip eden kuruluşların olduğu bir ortamda bile kitap satışları konusundaki bu durum, web-tabanlı “Yazma” konusundaki karşılaştırma ve gelişmeler konusunda da istenen bilgiyi şimdilik sağlamıyor gibi…Reading, 05 Nis 16 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.