GDO

Genetiği Değiştirilmiş Organizma- lar (GDO-GMO),  ilk kez 1973′de bir bakteri yaratılması ile gündeme gelmiş ve özellikle 1990 sonrası genetik alandaki ilerlemeler, genlerin ve bu genlere ait işlevlerin birer birer belirlenmesi sonrası istenen  özelliklerin bir canlıdan kısmi olarak alınarak, diğer bir canlıya çeşitli yöntemlerle aktarılması sonrası ortaya çıkan ve bilim dünyasında “transgenic” canlı olarak adlandırılan  yeni türlere verilen kod veya ad olmuştur.Genetik bilimi 2003, Insan Genom Projesi tamamlanması ve “homo sapiens” e ait tüm genlerinin belirlenmesi sonrası, bilgisayarlarda ve diğer tekniklerdeki üstsel gelişmelere bağlı olarak, yine üstsel bir hızla ilerlemektedir. John Brockmann ‘Gelecek 50 Yıl’ ve ‘İyimser Gelecek’ adlı kitaplarda, tüm yaşamla ilgili gelecekte neler olacağı (olabileceği değil, çünkü bu yazılar bilim kurgu değil, üzerinde çalışılan projeler ve hedeflerden kaynaklanmaktadır), konusu işlenirken genetik konusundaki gelişmeler de önemli yer almaktadır.

Mevcut canlılardan genetiği değiştirilmiş canlıların oluşturulması tüm hızla giderken, ileride ortaya çıkacak diğer konu, suni olarak yapılacak genlerle hiç olmayan canlılarda devreye girecektir. Yani klasik GDO olarak, örneğin domatesin soğuğa dayanıklılığını artırmak için, somon balığının soğuğa dayanıklılığını artıran genini domatese verirsiniz soğukta donmayan ya da kuraklığa dayanıklı genleri aktarırsanız fazla su istemeyecek avantajlı ürün elde edilebilmektedir. Halen hayvanlarda da istenen özelliklerin ilave edildiği canlılar elde edilebilmektedir. Bu tekniğin insanlara uygulanması önündeki tek engel zaman ve etik sorunlardır. Suni olarak geliştirilen genler (Şu anda yapılmıştır,  http://www.jcvi.org/), ilave edilerek elde edilecek organizmalar, SGDO (suni genetiği değiştirilen organizmalar)’ın da devreye girmesi ile ortam iyice karmakarışık hale gelecektir, bizim gibi uzaktan seyreden toplumlar için.

Burada, genetik ve biyoteknoloji gibi çok geniş hatta sonsuz bir konuda teknik bilgi aktarımından çok, Tarım Bakanlığının  26 Ekim 2009 yayınladığı GDO yönetmeliği  bizdeki algılama ve yankılamalarında ortaya çıkan bazı noktalara değinmek isterim. Tüm yayın organlarında, konuyu biraz bilen ve genellikle de hiç bilmeyen kişiler fikirlerini beyan etmekte, ilerlemiş ülkelerin ve bunların hain firmalarının bizim gibi gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerin soyunu tüketmek (kısırlık yapan GDO ürünleri ihrac ederek) ya da kanser olmaları ve tabi ki buna bağlı olarak para kazanmak için tüm bu çalışmaları yaptıkları ayyuka çıkarılmaktadır. Her işte olduğu gibi bir anda tüm dikkatler bu konuya verilmekte, pek çok bilim adamı, ki bunlarla ilgili araştırma yaptığınızda çoğunun uluslararası bir ‘paper’ ya da araştırması yoktur, TV’lerde boy gösterir, halk galeyana gelir, hemen takım tutar gibi karşıtlar ve yandaşlar ortaya çıkar,  mahkemeye verilir. Ne zamana kadar? Başka bir olay ortaya çıkana kadar. En iyi yapabildiğimiz de, ‘dini açıdan caiz midir’ diye saatlerce tartışmamız ya da bir yetkili yiyecek mi yemeyecek mi diye merak etmemiz. Sanki radyasyonlu çayı içen bakanın sayesinde Karadeniz’de kanser önlenmiş gibi. İzlediğim kadarı GDO ile yapılan ürünlerin  ne kanser yapması, ne ekonomikliği, ne açlığı önleyecek olması yani bilimsel yanından çok dinen caizmi konusu kamuoyunu çok daha fazla ilgilendiriyor. Web’de arayın, ‘GDO’ kelimesi ile veya bir kaç TV programı izleyin. Gerçi başka ne yapabiliriz, bilimsel olarak sadece bu işi yapanların kitaplarını tercüme ederek ya da en ilerisi orijinal kitaplarını daha taze olarak okuyarak öğrenip, biraz da araştırma ile belli bir seviyeye gelinebilir. Ancak, 80′li yılların Zeki Alasya-Metin Akpınar parodisindeki ”şimdi, bu soğukta pardesümün düğmelerini açacağım, ordan elimi cebime götürecem, cüzdanımı çıkartıp içinden paraları alacağım, sonra paraları sayıp, sana ödeme yapacam, ohhoo dünya kadar iş kim uğraşır” felsefesi ile kim uğraşacak bu kadar geniş konuyu incelemekle.

Genetik çalışmalarda tüm bilimsel çalışmalarda olduğu gibi etik konulara dikkat edilmesi önde gelen olgulardandır. Bu konuların istismarı, insanların kobay olarak kullanılması, bunun üzerinden korkunç paralar kazanılması vb hoş olmayan durumlardır. Ancak; her olayda olduğu gibi güçlü olan ‘hepsini alır’. Bu böyle gelmiştir ve böylede gidecektir, daha da hızlanarak. Kimse ABD’ye atom bombası yaptın bilimsel olarak  iyi de niye Japonyanın kafasına attın diyebiliyor mu? Dese ne olacak, savaşı bitirdi, ülkeyi kayıtsız şartsız teslim aldı, milyonlarca insanı da ölüm, kanser olarak ortada bıraktı ki, dikkatinizi çekerim, Japonya dünyanın ikinci büyük ülkesi, teknoloji, bilim ve ekonomik açıdan. Bizim gibi orta sıralarda olan ülkelerin hiç bir konuda söz söyleme şansı yok. Tüm ülkede adamların ne yaptığını analiz edecek bilim ve teknoloji yok. Yani arkalarından bile bakamıyoruz. Atatürk 1925 yılında söylediği “Medeniyetin coşkun seli karşısında mukavemet boşunadır ve o gafil ve itaatsizler hakkında çok amansızdır. Dağları delen göklerde uçan göze görünmeyen zerrelerden yıldızlara kadar herşeyi gören aydınlatan tetkik eden medeniyetin kudret ve yüksekliği karşısında ortaçağa ait zihniyetle iptidaî uydurma hikâyelerle yürümeye çalışan milletler mahvolmağa veya hiç olmazsa esir ve aşağı olmağa mahkûmdurlar” sözünün üzerinden asır geçmiştir ve bizim nereye gittiğimizi açıkça ortadadır.

Daha önceki yazılarımda da belirtmeye çalıştığım, diğer bilimsel gelişmeler bir tarafa, genetik konusu o kadar ilerleyecek ki, çok kısa zamanda, Ray Kurzweil yazdığı gibi  artık mutasyon ile milyonlarca yılda gelişen evrim, insan tarafından uygulanır hale gelecek ve ‘homo sapiens 2.0′ versionundan başlamak üzere daha üstün, farklı türler dünyaya hakim olacaklardır. Bu türler, gelişmiş ülkelerdeki bugünkü insanların torunları ve belki de çocukları kadar yakın olabileceklerdir. Geriden gelen ülkelerin nesilleri de ya böyle çok zeki, üstün, 150-200 yıl ömürlü insanlar dinen caizmidir, ya da bu teknolojiyi ile ilgili Danıştaya’a dava açalımla uğraşıyor olacaklardır.

Dikkat ederseniz daha TÜBİTAK devreye girmedi. Nasıl girecek konuyu bilmiyor ki. 20 sene öncesinin genetik ile ilgili kitaplarını tercüme etmekle, Bilim Teknik Dergisindeki yazıları sansürlemekle yapılacak işler değil. Üniversitelerimiz ise bu tip dev projelere katılabilecek derinlik, para ve bilim adamından yoksun gibi görünüyor. Bazı dünya çapındaki üniversiteler, örneğin Bilkent Üniversitesi Genetik bölümü çok değerli hocalar var ancak, sanırım, pek bilgim yok, onlar da kaynak sorunu yaşıyordur. Zaten bu tip projeler ülkemizde sürdürülemediği için, zeki gençler yurt dışında, genelde ABD’de kendilerini ispata çalışıyor. ABD ise, bu çocukların, vatandaş değil ve kriz var diye kendi insanlarının yarısından az paraya ve fazla gelecek vadetmeden suyunu çıkarmaya bakıyor.

Bakalım GDO konusu ne kadar süre sonra, (benim tahminim en fazla 1-2 hafta), küllenecek, herkes paşa paşa GDO ürünleri, anlamadan, zaten nasıl anlasın ki, tüketecek. Sonra yeni bir konunun arkasından, yine aynı senaryoda rol alarak  koşacağız.

Herkese  bol GDO’lu gıdalar…Ankara, 6 Kasım, 2009

Bir yanıt yazın