ABD: Top Oynuyoruz, Kavga Çıkmıyor

Bundan on yıl kadar önce Çankaya’da tesadüfen seyrettiğim bir halı saha maçında yabancıları görmüştüm. Sorduğumda, “expatriate, kısaca expat diyorlar” olduklarını, Ankara’da elçilik ya da iş maksatlı ikamet edenlerin oluşturdukları bir faaliyet grubu olduklarını ve her hafta düzenli halı saha maçı yaptıklarını anlatmışlardı (Daha sonra bu sefer internet üzerinden başka bir “expat” grubuna eriştim, bunlarda Eymir Koşu Grubu olarak her hafta Eymir etrafında turluyorlardı, aralarında bazı Türkler de vardı.)

Futbol Expatları Holandalı, İngiliz, Polonyalı, Mısırlı, İtalyan, ayrıca elçiliklerde ve yabancılarla işi olan firma, devlet kuruluşlarından bazı Türkleri sürekli değişen bir yapıda idi, görev gereği gidenler ve bunların yerine yeni gelenler nedeniyle. Bu grupla yaklaşık iki yıl top oynadık. Bazı ufak tefek sürtüşmelerin yanında her kes bunun bir oyun olduğunun farkında olarak ne karşı takım ne de kendi takım oyuncularına kötü söz ya da davranış göstermemişlerdi. Örneğin bizde kendi takım oyuncusu bile bir hata yapsa ya da pas vermese hemen lafı yer. Karşı takım oyuncuları ise zaten düşman olarak addedilir. Bunlar tabi hem gurbette olduklarından hem de benzer çevrelerde görev yaptıklarından arkadaş olmuşlardı. Maçlardan sonra da yakın bir yerde bira içmeye giderlerdi birlikte.

Aynı sahaya ısınmak için normalde başlangıç saatinden önce gider, bizden önce oynanan maçlara bakardım. Bu maçlarda gördüğüm genelde zevkten çok kazanma, iyi top oynadığını gösterme ve birbirine üstünlüğünü kabul ettirme spordan önce gelen konulardı. Bir gün yine erken gelen expatlarla yarı gözle oynanmakta olan maçı izlerken öyle bir kavga çıktı ki; kavga saha dışına sıçradı. Sotunma odaları ve kafeterya bölümündeki sandalyeler kafalarda kırıldı, yabancılar her ne kadar bizim kültüre alışkın olsa bile hepimiz neye uğradığımızı şaşırmıştık.

Burada da Boston Yarı-Maraton bitince kendime meşgale için top oynayacak bir grup buldum, internetten. Zaten o kadar çok ve güzel futbol sahaları var ki, insan neden buralar boş kimse oynamıyor diye düşünmeden edemiyor. Aynen fakir bir çocuğun pastane vitrinindeki çeşit çeşit pastaları neden bu pastane sahibi yemiyor ki diye düşünmesi gibi. Belirtilen saatten önce sahada oldum ısınmak için, sabahın yedisi, pazar günü. İnsanlar gelmeye başladı, hemen ekipler kuruldu. Öyle iddialı bir gruplaşma yerine gelenlerin T-shirtlerine göre açık renk olanlar bir tarafa diğerler karşı takımda maça başladık. Bu arada yeni gelen olursa otomatik bir takıma giriyordu. Genelde Amerikalılar futbolu pek beceremez; hatta gariptir burada kızlar erkeklerden daha çok futbol ile ilgililer. Tabi top oynamaya gelen yabancılar genelde Avrupa ve İspanyol kökenli olduğundan Amerikalıların hareketleri acemice geliyor. Ancak oyunculardan biri çok kötü bir vuruş yapsa ya da beceriksizce bir hareket yapsa hemen “Nice try” vb seslenişlerle cesaret veriyorlar. Kesinlikle bir bağırış-çağırış yaşanmadı, bugüne kadar oynadığım maçlarda. Maçtan sonra da yine medeni bir şekilde herkes birbiri ile selamlaşıp gelecek hafta için sözleşiyorlardı. 

Tabi bu olaylarda kültürün etkisi olduğu kadar çevrenin, psikolojik ve ekonomik durumun da etkisi olduğunu düşünüyorum. Bizde genelde sahalar hem paralı hem uygunsuz hem sıkışık bir durumda. Maça gelenler günün sıkıntılarını burada çıkarmak için gerekirse göğüs göğüse savaşa bilenmiş halde maça geliyorlar. Bir de tabi yenilen taraf masrafları çekiyor. Burada sahalar zaten sebil ve çok güzel bir ortam. Yemyeşil çim ya da o kadar güzel suni çim ki bizdeki gibi betonda yürüdüğünü hemen hissettiğin halı sahalardan değil. Ayrıca ücreti filan yok, zaten saha çok oynayan yok gibi. Sahaların çevresi ağaçlık ve gökyüzünün maviliğini tam olarak yaşıyorsun. Gelenler de orta yaşlı ve işi gücü olan kimseler. Zaten Boston’da işsizlik oranı yüzde sıfır. Bir de insana saygının en üst noktada yaşandığı bir ortam; Allah korusun bizdeki gibi adamın kafasında sandalye kırmış olsan hayatın kararır, zaten etrafta sandalye ya da başka yabacı madde de yok 😆 

Spor, spor olarak görmek de çok önemli. Spor olarak sadece futbol seyretmenin yaşandığı ülkemizde, taraftar olayı  o kadar içselleştirmekte ki, karşı takım, karşı takımın seyircisi, hakem, herkesi en büyük düşmanı olarak alıyor karşısına. Bazı maddi menfaatlerin döndüğü bu ortamlarda bundan yararlanmak isteyenler de bazı manipülasyonlarla olayları kışkırtınca olay tamamen bir meydan muharebesi psikolojisine dönüşüyor. Bu psikoloji kendi basit ve zevk oyunlarına da yansıyınca karımıza malum tablolar çıkıyor, diye düşünüyorum.

Yine klasik bir bitirişle: İnşallah bizde de bol bol sahalar yapılır, insanlar eğlence ve egzersiz için buralara gelir, kardeşçe maçlarını yapar, karşılıklı saygı ve sevgi ortamında sporun güzelliklerini yaşarlar, diyelim…Reading, 05 Haziran 2016

Yitik Yaşamlar…Part II

Büyük bir tantana ile, okul ve eğitim için harcanandan çok daha fazla emek-prova sonrası erişilen mezuniyet töreni, tamamen okul görevlilerinden başlamak üzere en üstteki kuvvet komutanına kadar bir ya da daha fazla üst kademeler için gösteri olduğunu sonradan idrak ettim; o zamanlar sıcağı sıcağına bu olayları, gençliğin verdiği deli-kanla birleşince bir gurur vesilesi olarak algılamıştım; töreni izlemeye gelen anne-baba ile. Ancak sonraları aslında verilen bu diplomanın gerçek dünyada hiç bir değeri olmadığı ancak emekli olup diploma gerektiği zaman ortaya çıktı. 

Buradan yine plansız ve “…mış gibi” olmak üzere sınıf okullarına, görev eğitimi için sevk edildik. Ancak yine aynı hikaye; ders veren hocalar gemilerden dinlendirilmek üzere gönderilen, eğitimle alakası olmayan, fakat genelde iyi insanlar. ancak neylesin Mahmut, adamın eğitim seviyesi bizle aynı, yani özel yüksek okul mezunu, üniversite bile değil. Eğitim olmayınca, çalışması da sınavı da komedi şeklinde boşa geçen bir dönem daha; sorular çalınır, ders yerine kağıt oyunları, akşam orduevlerinde. Zaten ne çalışacaksın ki, ders yok, kitap yok, hoca yok, müfredat yok. Ancak hoca derse gelince ne anlatacağını görüyorsun, genelde de havanda su dövme şeklinde geçen bir altı ay. Sonra yine plansızlık-programsızlık bir yıl daha elektronik diye anlamsız bir kurs daha. Yine benzeri olaylar. Nihayet atamalar, gemilere; neye göre bilinmiyor; personel politikası, kariyer politikası yok; kim varsa personel atamada ki bunların da personel ya da o zamanlar adı bile bilinmeyen insan kaynakları ile alakası yok, tasarrufu ile; bir de sanırım yine tanıdık torpili geçerli.

Gemilere gelindiğinde olay iyice melankoliye dönüşüyor. Sürekli bir yere sürülen  grup, okul sonrası Nirvana’ya erişeceğini zannederken, ikinci dünya savaşından emekli Amerikan gemilerinde eğitim ve savaş hazırlığı yerine, nöbet, o zamanlar gündemde olan kaçakçılık, yine anarşi denen olaylara karışan personel ve ömründe denizi görmediği halde gemide görevlendirilen askerlerle uğraşmak zorunda. Toplamda üç-buçuk yıl bulunduğum gemi görevi diğer arkadaşlara göre oldukça kısa sayılmasına rağmen genelde tüm olayları görmüş ve yaşamış oluyorsun; çünkü yıllardır tekrar eden aynı olaylar, sadece süre uzadıkça eziyeti de artmış oluyor. 

Burada kalan arkadaşlara kolaylıklar dilerken, önüme PG diye adlandırılan Amerika’da Master yapma fırsatı çıkıyor; tabi fırsatı kaçırmamak gerekiyor. Mersin’de rotasyon görevinde Temmuz sıcağında çalıştığımı hatırlıyorum, fırsat buldukça. ABD için seçilince gemiden ayrılıyorum, dil kursu için. Dil kursu binası Karamürsel’de Amerikalılardan kalan bir okul binası. Burada hatırladığım tek katlı ve uzun okul binası kapılarının kilitli olması, sadece tek giriş kapısı açık; nedense bu aklımda kalmış; sanırım Amerikalılar fazla yapmış kapıları diye kilitlemişlerdi.

Izdırap burada da bitmiyor; bu kez para meselesi ortaya çıkıyor. O zamanlar döviz taşımak, bulundurmak kaçakçılık suçu sayılıyor, ülke de döviz yok zaten, ekonomi berbat. Bizden önceki devre ile birlikte bizim dönem ABD maaşları kesilmiş üçte bir oranında. Bizden öncekiler 1.300 dolar alırken bize takdir edilen 465 dolar deniyor; ev kirası o zaman için, iki oda 350 dolar. Bunda Sadun denen bir kişinin kapris ve kıskançlığının rol oynadığı söyleniyor; kendisi personel başkanı o zamanlar. İstemeyen gitmesin diyor, zorla değil ya!

PG School, bu kadar yaşanmışlıkların üzerine kaymak gibi geliyor, her ne kadar pek çok kişinin gizli gizli pizza dağıtım işinde çalışarak ailesini geçindirmeye çalışmasına rağmen. Giderken zulalarda mümkün olduğunca dolar getirmeye çalışıyoruz. Ancak zaten elde avuçta bir şey yok ki! Buna rağmen orada görülen muamele, okul kalitesi, dünyanın dört bir yanından arkadaşlar, dersler, serbest yaşam, bu kadar yıllık baskı ve sevgisiz ortamın üzerine iyi geliyor o zamanlar. Sivil giyiniyoruz, o zamanlar bir marifet sayılan bıyık bıraka biliyorsun, başında psikopatlar yok, en kıdemli kişi sorumlu ortamdan. BS derecesi alınıyor, ardından MS başlıyor güzel gidiyor. Bu arada ilk defa karacı ve havacılar da buraya dadanıyor, Naval PG School olmasına rağmen. Bir “devenin nerem doğru demesi” olayı daha yaşanıyor: Karacılar binbeşyüz-ikibin dolar alıyor, havacı 2.300 dolar; neymiş memleketin dövizi yokmuş. Bizden öncede iki üst sınıf denizciler 1.300 dolar almakta idi. Yani normal bir ortamı bile bu kadar bozabilen bir koordinasyonsuzluk ve hakkaniyetsizlik.

PG dönüşü yine bir düzen değişikliği; dedik ya olay kişiselleştirilmiş. Eskiden dönenler doğrudan mühendis sınıfına alıp, okullarda ya da tersanelerde çalıştırılırken, şimdi deniz sınıfına devam, sancağa selam denmiş. Neyse ki ben bir dönem erken bitirip döndüğüm için (bunu da neden yaptığımı bilmiyorum, para az diye çoluk çocuğu erken gönderdim ondan mı bilmiyorum, yine gençlik işte)  arada kaynayıp karaya tayin oluyorum. Ancak uslanmıyorum. Akademi sınavlarına girip burada devam ediyorum maceraya.

Akademinin ne olduğunu da bu arada görüyorum;zaten nasıl farklı olsun ki? Müfredat yok, ya da var kimseye söylenmiyor, kitap yok, hoca yok, hocalara soru sormak yasak. Ders diye bir şey yok. Bir şeyler yapılıyor; ancak kimse bilmiyor ne yapıldığını, ne istendiğini; hepsi üst tarafa bağlı. Bir kaç joker tipli kişi almış olayı götürüyor, diğerleri de bana dokunmayan bin yaşasın deyip yatıyor. Zaten öğrenilecek bir şey yok, varsa yoksa rapido kalemlerle asetatlara yazı yazmak, sayfalarca. Eskilerden alınan “şam” denilen (o zamanlar copy-paste olayı daha yok) kopyalar tekrar tekrar ortaya konuluyor. Bazıları bizim gibi saf, ABD’de eğitim gördük ya; bir şeyler kendim yapayım diyorsun, ancak şamlayanların yanında yaya kalıyorsun. Zaten olay da eğitim değil, dönem sonundaki büyük sunuma hazırlık yapan tiyatrocular gibi. Bu asetata yazma işi o kadar çok vakit alıyor ki, özellikle eli ve beyni yatkın olmayanlar ve hala olayın farkında olmayan bizim gibiler için, o zamanlar bilgisayar olarak kullanılan Commodore-64, Sinclair gibi 48K makinelerde asetata yazılması gereken sunumları hazırlayıp, bağladığım TV’de göstermiştim, elektronikçiyiz ya; hiç de sıcak karşılanmadı (Daha sonraları tavanlara asılan boy boy projeksiyon makinelerine geçildi.) Bu kadar yeniliklere kapalı bir ortam o zamanlar. Bu arada akademiye, PG’ye gitmeyen arkadaşlar gemilerde zevkle görevlerine devam ediyorlar.

Devam edecek….

Yitik Yaşamlar…part I

Ondört yaşında hele küçük bir Anadolu kentinin, eskinin her şeyden mahrum bir bölgesinde, ortaokulu bitirmişsin. Birden kendini, ülkenin en büyük kentinde ve o zamanlar için en büyük güç olarak etkinliğini hissettiren bir gruba ait bir kurumda buluyorsun.  Daha önce aynı ortamın daha ilkelinde yetişmiş ve sonrasında birazdan hikayenin devamındaki diğer yaşam evrelerinden geçmiş, bu nedenle psikolojisi bozulmuş; fakat buna rağmen daha da bozuk nesiller yetiştirmek amacıyla buralara gönderilmiş aslında destek olma görevi olan fakat bunu kendi tedavisi için kullanan, o zamanki yaş itibarı ile çok büyük despotların elinde teslim edilmişsin.

Yaşam aslında bazı evrelere bölünmüş çok basit ve rastgele, şansa bağlı bir döngü; bugünkü genetik ve teknolojik düzeye göre. Bu evreler: Çocukluk, okul yılları, çalışma dönemi ve emeklilik. şeklinde sıralanabiliyor; çok farklı alt sınıflama ve ayrıntılarla. Bu evrelerin her biri, her ülkede her insan için farklı bir şekilde daha da alt evrelerden ve olaylardan oluşuyor. Evre, alt evre ve bunların içini dolduran olaylar, gelişmiş ve sistemi oturmuş ülkelerde daha birbirine benzer ve öngörülere, beklentilere yakın bir şekilde yaşanırken; gelişmişlik derecesi düştükçe olasılıklar artmakta, öngörüler ve planlar, eğer varsa, daha az düzeyde gerçekleşmekte.  Bir alt evreden diğerine geçişte çok çeşitli seçenek, olasılık söz konusu; buna göre ilk evreden son evreye gidene değin yüzlerce kombinasyon. Okul evresi ilk basamak. Bu bölüm yaşamın en taze, en heyecanlı, en çok öğrenilen ve zevk alınanı olması gerekiyor. Sonra çalışma yaşamı; burada da okul evresine bağlı olmak üzere daha değişik temel olaylar, acılar, sevinçler, kazanımlar yer alıyor. Son evrede ilk evrelerden elinde kalanlarla avunduğun ve vakit geçirdiğin dönemi oluşturuyor. Bu evrelerin bazısında fazla bazısında görece daha az yararlanılabiliyor. Fakat her üç evrende de en alt olmasa da ortanın altı değerler sunan bir ortama geri dönüşü zor bir şekilde girmek, bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek, maalesef biraz şanssızlık olarak addedilebilir, bazıları için.

İkinci Evre Ortaları: Lise-Yüksekokul
Sevincini ve gururunu daha çok büyüklerin sahiplendiği Deniz Lisesini ya da diğer bir askeri okulu kazanmış olmak bu yolun başlangıcını oluşturuyor. Maddi ve manevi olarak bazı avantajlar varmış gibi görünen bu olayda aslında çok önemli kayıplar söz konusu. Yaşamın en güzel evresi tam bir baskı ve insan doğasına aykırı bu yerde harcanıyor. Meşhur Alcatraz Adası benzeri bir yerde taş binaların arasına güya yetiştirilmek üzere kapatılıyorsun. İnsan beyninin düşünme, sanat, yaratıcılık, sosyalleşme ile ilgili tüm sinopsis bağlantısının oluştuğu bu evrede ve bu yerde düşünmek yasak; zaten düşünülmesin diye günlük program, adına da eğitim demişler, o kadar tıkıştırılmış ki; sabah altı akşam on bazen oniki. Sosyalleşme, insan ilişkisi sıfır; her kes erkek, gençlik doğasına aykırı, hocalar bile. Taş duvarlar arasında zaten 15-20 kişi bir arada yatıyorsun; dünyanın en güzel adasında, coğrafyasında, manzarasında; fakat adaya çıkıp yürümek yasak olduğu bir düzende. Sanat, müzik zaten komik kelimeler. O zamanlar çıkan el radyoları görüldüğü yerde imha ediliyor. Melbusat denilen devlet tarafından verilen giysiler en kötüsünden. Bunların haricinde bir mendil bile sokmak yasak (Şimdilerde resmi olarak kapıdan çıkaramıyorlar her nedense, korku olabilir).  Sıcak su sadece hafta sonları belirli saatlerde akıyor ortak duşlarda; fakat elbiselerin ve çamaşırlarının bembeyaz olması bekleniyor. İstanbul’da ailesi olanlar yine o zaman için Cumartesileri öğleden sonra- Pazar akşamı arası izinlerinde bu işi halledebiliyorlar; ancak ailesi yakında olmayanlar her ne kadar çamaşırhane denilen yerlere gönderebilse bile, bazı parçaları kendileri yıkamak ve ütülemek zorunda kalıyor; üstelik o zamanların ketenden yapılmış ve ütü tutmayan kumaşlarını.

Sosyal yaşam yok demiştim: Kantin yok, o zamanlar TV yok ya da son zamanlarda gelmiş, spor mecburi olarak yaptırılıyor; fakat kimsenin hangi spora yatkın olduğuna bakılmadan sadece adet yerini bulsun, tüm ülke kültürü gibi “…mış gibi yapmak”. Üstlere, etrafa spor yapılıyor denilmek için. Spor hocası sadece basketbol ile ilgili, diğerleri üçüncü sınıftaki daha çocuk sayılabilecek onaltı yaşlarındaki uzman 😀  antrenörlerin elinde yetişiyor. Spordan sonra duş alma imkanı yok; o ter ve yorgunlukla “etüt” için beton zemin ve demir masalardan ibaret sınıflara kokulu kokulu tıkıştırılıyor. Bu nedenle de doğuştan yetenekli ve uygun bir kaç kişinin kendi çabası dışında mevcut üç tane askeri okul arasında bile sportif bir başarı yok. 

Müzik saati zaten göstermelik bir saat her yerde olduğu gibi. Bunun dışında zaman, enstrüman, teşvik, bunun için bir organizasyon düşünülmemiş; zaten bu ortamda da ne müzik yapılır ya. Karabük gibi bir yerde bir işçi çocuğu olarak keman çalmaya başlamış olmama rağmen, Türkiye’nin en büyük kentinde, en medeni denilen bir kurumda bu olay devam edemiyor.

Dersler tam bir felaket. Öğretmenler o dönemin şiddet ortamına uygun fakat daha üst perdeden hareket edebiliyorlar. Maksat bir şey öğretmek değil zaten. Dayak serbest. İsteyen öğretmen ve sınıf subayı diye görevlendirilenler istediklerine dayak atabiliyor, eğitim aşkına. Derslere nefretle giriliyor. Hocalara isimler zaten takılmış. Klasik lise müfredatına eklenmiş özel dersler yükü daha da ağırlaştırıyor. Bitmedi bir de askerlik diye piyade eğitimi verilmeye çalışılıyor arada. Daha da bitmedi: Yıllık eğitim süresi bir ay uzatılıyor; neymiş daha iyi eğitim olacak. Halbuki yalan; o sırada başta olan kendini göstermek için hiçbir bilimsel ve insani dayanağı olmayan böyle bir uygulamayı yine o zaman ki ortam gereği MEB’na  ve üst makamlara kabul ettirebiliyor. Bu şekilde hiç yaz tatili kalmıyor; tatil olursa zararlı alışkanlıklar edinilebilir, ondört-onaltı yaşındaki gençler gevşeyebilir. 

Şimdi en kötüsü geliyor: Sınıf Subayı olarak atanan ve esas görevi rehberlik, çocukları yetiştirmek, yönlendirmek, mesleği sevdirmek, vatanı sevdirmek olan kişi ruh hastası. Adını bile burada anmaktan imtina ettiğim kişi iki yıl tüm psikopatlığını, kontrolsüz ve kayıtsız şartsız kendisine teslim edilen 150’ye yakın çocuğa işkence yapıyor; dayak, kötü söz, izinsiz bırakma, gece yarılarına kadar ayakta tutarak kendi sorunlarını dinletme. Akla gelebilecek her türlü fiziki ve psikolojik işkence. Bu arada tabi hali vakti yerinde olan, aklı başında, vizyon sahibi olanlar hemen ayrılıyor: Geriye eli mecbur, maddi olarak, anne-baba baskısı, o zamanki anarşi ortamından çekinenler ve gelecekte iyi bir meslek edineceğini zanneden, üniforma etkisinde olanlar ya da hiç bir şey düşünmeyenler bu ortamda kalıyorlar. Bu kişi de iki yıl hiç bir ikaz almadan, üstlerinin bilgisi dahilinde işkenceye devam ediyor, her gün icat ettiği yeni yöntemlerle.

Sonuç:Edebiyat Hocası sayesinde edebiyattan nefret eden, 21.nci YY en önemli konusu haline gelen genetik kökeni biyolojiden yine hocası nedeniyle sadece “at kestaneleri ve triyponosoma gambiensa” kelimeleri kalan; bunlar da gırgır olsun diye oksa bilimsel olarak bir bilgi yok, kimya hocası ve kimya deyince pasaklı ve dayakçı biri akılda kalan, spor deyince demir dolaplar ve ter kokuları sinen bir çocukluktan-gençliğe geçiş olgusu. Bu dönemde bozulan psikolojik dengeler 60 yaşına kadar bile yerine gelemiyor; bu konunun üçüncü evrede ortaya çıkan semptomların temeli olduğunu düşündürüyor.

Bu şartlarda psikolojisi, kimyası ve fiziği istenen kıvama getirilen gençler, büyük bir tantana, tören ve gazla yüksek kısma geçiyor. Bu arada zengini, uyanığı ayrılıp üniversiteye gidiyor. Bu dönemde üniversite ortamı terör ve anarşi nedeniyle hayli tehlikeli olduğundan bu okulların belki bu açıdan ve tabi ki ekonomik olarak avantajlı olduğunu belirtmek lazım.

Yüksek okul, üniversite seviyesinde değil. Zaten daha sonra kurumsal güç kaybı ile birlikte hiç bir kılıfa uydurulamadığından öyle arada bir derece alınan bir yer. Dersler karmakarışık, tam bir türlü. Hem denizci, hem mühendis, hem asker, hem politikacı, hem ekonomist hem makineci yetiştirilsin diye her türlü dersin tıkıştırıldığı bir program. Hocalar da genelde yine bu okulu bitirmiş fakat daha sonra ABD’de lisans-yüksek lisans eğitimi görmüş kişiler; yani yine aynı kısır döngü içinde kalınmış. O zamanlar nadiren dışarıdan birileri ders vermeye geliyor. Burada da dayak serbest; ilave olarak çok büyük suç işleyenlere (örneği yasak yerde sigara içenler) oda hapsi cezası bile var. Ancak, hem biraz daha yaşça olgunluğa erişildiğinden ve lisedeki baskıdan biraz daha azına maruz kalındığından ve de mezun olmaya az kala bu baskılardan tamamen kurtulmak ümidiyle biraz daha çekilebilir bir ortam.

Bu dönemin finali de başlangıcı gibi; eğitim yapıyormuş maksadıyla konulan SAVARONA ile yurt dışı gezisi, yine gemideki görevliler ve bunları gönderenlerin, o zamanlar karaborsa olan içki, parfüm, kot hatta oyuncak ithal organizasyonuna dönüşmüş gibi. Gemiye yüklenen malların fotoğrafını çektim diye elimden makine alınmış, içindeki filmler imha edilmişti. Bendeki de çocukluk işte, vatan kurtaracağız ya. Eğitim kısmını pek hatırlamıyorum, ancak Avrupa ülkelerini bu genç yaşta görmüş olmamız o zamanlar için büyük nimetti.

Devamı Gelecek…

Üçüncü Evre: Görev-Part II

Dördüncü Evre: Emeklilik-Part III

ayakkabıdan mı başlasak?

“Türkiye Uçak Gemisi – 2021 de sulara iniyor”
“Türkiye THY Yerli yolcu uçağı yapacak”
“Yerli uçak fabrikasının nereye kurulacağı açıklandı”
“Yerli otomobil 20 liralık yakıtla bin kilometre yol alacak”
“Dev firma, Türkiye’de ilaç üretimi yapacak”
“Karabük’te bir çiftçi 10 yılda 8 yerli araç yaptı”

ayakkabıAyakkabı insanlığın ilk icatlarından olsa gerek; tekerlekten önce; ancak en gerekli ve en uzun kullanım süresi olan bir eşya. İlk ayakkabının 40.000 yıl önce giyildiğini rapor eden araştırmalar okudum. Yatarken bile çıkarmıyordu sanırım ilk insanlar; bugün ki gelişmiş ülkelerde olduğu gibi  😆 

Koşucu olunca, Azerice kaçışçı, haberdar olduğum bir konu da ayakkabı oldu. Ayakkabı diye geçmemek gerekir; o kadar büyük bir alan ki. Hatta ayakkabının spor ayakkabısı alt grubunun koşucu alt grubu bile o kadar özel ki. Koşucu ayakkabısının egzersiz için olanı, koşu için olanı, koşunun cinsine göre  uzun mesafe için ayrı, orta ve kısa mesafe için ayrı, arazide koşan için ayrı tipleri var. Geçen gün Reading’de koşarken bir tane de Çin’li egzersiz yapıyordu; torbasında 4 farklı çift ayakkabısı ile. Sordum. “Bir tanesi engelde koşmaya, biri düz koşarken, biri zıplarken biri de gidip gelirken giymek için” diye yanıt verdi. 

Gerçekten de işin içine girince konu derinleşiyor. Fazla kilolar için daha destekli ayakkabı gerekiyor, dizlere fazla yansımasın diye. Ayakkabısını burun tarafı ile taban yükseklik farkı, ağırlığının 12 onz ya da 6 onz olması…derinleştikçe derinleşiyor.

Bu alanda da Japon ve Amerika markaları en bilineni ve teknik olarak en gelişmişleri. Daha önceki ziyaretim sırasında, koşucu değilken yanlışlıkla aldığım “Asics” markası Japonların çok meşhur burada. arkasından Mizuno, Pearl İzumi, Amerikalıların Nike, Adidas, Brooks, Saucony, Sketcher daha da özel olarak üretilen Altra, Salomon, Newton; liste uzayıp gidiyor. Bir de bu markaların yüzlerce farklı modelleri olduğunu düşünün.

esemTürkiye’de 70’li yıllarda “Esem Spor” markası ile bunların atası ayakkabılar üretiliyordu; bizler de giymiştik zamanında. Sonradan gelişmek yerine ortadan kayboldu;  işletme açısından kurumsallıktan uzak olmaları mı, araştırma-geliştirme olmaması mı, rekabet mi sebep oldu batmalarına bilemiyorum.

Türkiye’de de koşucuların ayaklarında bu markalar görünür hep. İki yıllık koşucu geçmişi olan bende bile 5 çift koşu ayakkabısı olduğunu düşününce, eskittiklerim hariç, çünkü bu ayakkabıların prospektüsünde 900-1000 km. koştuktan ya da 6 ay sonra ayakkabıyı değiştirin yazar. olayın ekonomik büyüklüğü ortaya çıkıyor. Ayrıca teknolojik olarak da sürekli araştırma geliştirme gereken, en ufak yeniliği atlayanın kaybolmaya mahkum olduğu bir iş ortamı. Bunun pazarlama, marka oluşturma, üretim işletmesi ve diğer organizasyon kapsamları da var.

ucakgemisiBence eğer uluslararası değeri olacak sadece bir koşu ayakkabısı markası oluşturabilsek ve devam ettirip, az önce bahsedilen markalarla rekabet edebilecek hale getirebilsek, arkası gelecek; belki 40.000 yıl beklemeye gerek kalmadan, arabada yaparız, uçak da. Ancak kanımca ayakkabı yapamadan uçak, hatta uçak gemisi biraz hayal gibi!…Reading 12 Maysı 2016

Karnemiz…. Spor:Zayıf Matematik: Zayıf

anıttepe_track
Anıttepe koşu pisti

Ankara beş milyon nüfusu ile Türkiye’nin ikinci kalabalık şehri; Başkentimiz. 2016 Yılı itibarı ile 21 üniversite (12 özel, 9 devlet) , yüzlerce, ilk-orta-lise; ancak spor sahası açısından zayıf; tüm ülke genelinde olduğu gibi. Belediyeler tarafından göstermelik olarak “……. Parkı” diye şaşalı isimler verilen alanların etrafında yine göstermelik koşu parkurları düzenleniyor. Golf sahaları çok büyük, bakımlı alanlar gerektirdiğinden bir zamanlar mini-golf sahaları vardı. Bu alanlara da park demek yanlıştır; mini-park yerine.  Bunlar bazen o kadar komik ki; 300 metre, onlarca insan genelde yan yana yürümeye çalışıyor, mini-parkların pistçiklerinde başıboş köpekler güneşleniyor. 

Koşmak, spor yapmak için “yerim dar” demek belki bahanelerden sadece biri olabilir; diğerleri okullarda sporun “S” harfinin olmaması, okul haricinde ana-babaların çocukları mümkün olduğunca bu zararlı( 😆 ) olaydan korumaya çalışmaları; orta-lise-üniversite giriş sınavlarına yoğunlaşmalarını istemeleri. Zaten anne-babaların da bu kategoride karneleri “pek zayıf”. Örneğin koskoca (:lol:) İstanbul Kıtalararası maratonuna katılan ülkem insanı sayısı 1.200 iken burada koşan yabancı sayısı 1.600; seyirci sayısı ülkem insanı bin civarında, İstanbul’a gezmeye gelen ve burada görev yaparken olayı izlemeye gelen yabancı sayısı 3.500-5.000, tüm yol boyunca ve özellikle bitiş hattında.

Buna rağmen bazı güzel fakat nadir örnekler de yok değil; Anıttepe Koşu Pisti gibi. Bu 8 kulvarlı koşu yolu, tartan pisti, basketbol sahası, kulvarın etrafında spor aletleri, çeşmeler ve yeni yapılan kapalı bir “gym” de bulunuyor. Pistin kenarında Anıtkabir manzaralı oturma yerleri var. Bir de soyunma odaları var, tuvalet de buraların içinde; her yerde olduğu gibi bakımsız ve klasik amonyak kokulu, duş alabileceğiniz yerler yok. Arabalar için tesisin tam dibinde park yeri olması alışılmadık bir kolaylık.  Fakat koşanlardan ziyade yürüyüşe gelenlerin, telefon görüşmeleri için en uygun ve sesiz yer arayanların ağırlıkta olduğu bir ortam. Koşmayanlar koşanlara engel oluşturmasın diye  “ilk 3 parkur koşu parkurudur” yazılmış; buna rağmen ilk kulvarda yürüyen, yanından geçerken baksan bile anlamayan  ya da kasten burada gezmeye devam eden kişi ve gruplar sıkça rastlanabilen bir durum (Bakınız sayfa başındaki foto). Bir şey söylemeye cesaretin olsa bile alacağın cevap, Ankara’nın bu en mutena bölgesinde bile belli. Geçen hafta Reading Lisesi parkurunda tek başıma koşarken, 50-60 adet ilkokul öğrencisi geldi; onlar da bir mil koşacaklarmış;öğretmenleri başında. Çatışma rotasına gireceğimi düşünürken öğretmenler çocuklara bir numaralı parkurda koşmayın diye ikaz ettiler ve bir kişi bile bu parkura girmedi. Bugün, 11 Mayıs, yine tek başıma koşarken aynı yerde bu kez “mental disorder ve down sendromlu” sınıf getirdiler, spor saati imiş; inanılır gibi değil bu çocuklar da ben gelirken ilk parkuru boşaltıyorlardı. Bu sadece bir gözlem, karşılaştırma maksatlı değil.

Başka bir komik olay da matematik sorunu. Sporla matematik ne alaka? Pist ile ilgili asılan tabelada ilk kulvarın 400 son kulvarın 480 metre olduğu yazılı. Belki de ilk kulvarda yürüyen yurdum insanı doğuştan gelen pratik zekâsı ile burada atacağı 5-10 turun 480 metre yerine 400 metre olmasını hesaplıyor olabilir; böylece hem etrafa anlatırken “Anıttepe’de 10 tur attım” diyebilir hem de 800 metre kâr edebilir.  Halbuki basit bir hesap ile: IAAF standartlarına göre yapıldı ise 1.22 metre genişliği  olması gereken pistlerin ki; normalde 1 metre  görünüyor, Ankara dönüşünde ölçeceğim, son ve sekizinci hattının uzunluğunun=400+2π(r2-r1) olması gerekir. Sekizinci hattın yarıçapı(r), birinci ve 400 metre uzunluğunda olması gereken hattan 7×1,22=8.54 metre fazla olacağından: 2πr=2πx8,54=453.66 (ya da 1 metre ise 444) metre olması gerekir. Yani yaklaşık 30-40 metre, yüzde 7-8 fark var gibi. Tabi burada salınanlar, telefonda olanlar ya da kardiyo yapanlar için bir önemi yok, hatta en iyi koşucular bile sekizinci hatta koşmayacağına göre ne önemi var? Sadece matematik 😀 …Reading MA, 29 nisan 2016

athleticstrack

60 Yılda Nesillerin Değişimi

Filozof Ahmet İnam Hocanın Babası ile ilgili yazısı: Güzel Acı Çekerdi Babam  
Kardeşimin babamız ile ilgili yazısı: Babamız;60 Yaşında Aklımızda Kalanlar
Bizim babamızHayatını bize adamış, bizim mutluluğumuzu kendisininkinden daha üstün sayarak aslında kendinde bizi yaşamış. Anlattığı hikayeleri ondan daha iyi anlatacak bir edebiyatçı tanımadık.  Çalışmayı çok sever, devlet işinin laubalilik kaldırmayacağını inanır. Anne ve baba sevgisi ile kardeş, diğer akrabalara ,sılaya olan sevgi ve değeri biz onda öğrendik. Kabrinin kendi köyünde olmasını istemesi de akrabalarını, köyünü, anne ve babasını nasıl sevdiğinin bir göstergesiydi. Saygılıydı; babamı anne ve babasının yanında onlar otur demeden oturduğunu hiç görmedik.  Bulabildiği tüm gazete parçalarını okur, bulmacalarını çözerdi. Çok  acı çekmişti ömrü boyunca, kimselere belli etmeden. Ondan dolayı bizim okumamızı istiyor, onun çektiklerini çekmemizi istemiyordu. Ömrü boyunca babası dahil kimseden destek görmemiş, her şeyi tırnaklarıyla kazıya kazıya kazanmıştı. 
Onunki: İnsanları ürkütmemeye çalışan, kendi halinde, iç dünyasının derinliklerinde hâlâ yıkılmamış düşleriyle gizli, gizi olan bir insandı. Y
alnızdı. Altın renginde, çok sevdiği, “Parker” marka, değerli bir dolma kalemi vardı. Önünde hep kâğıtlar olurdu, resimler yapardı, şiirler yazardı. Sürekli bulmacalar çözerdi. Ağlar mıydı? Anımsamıyorum. 

Acı çekmeyi, acıları karşılamayı bilmek elbette bir yaşama ustalığı ister.  Acılarını karşılayabildi. Acılarıyla karşılaşabildi. Onları yaşamaktan kaçmadı. Sonuna kadar yaşadı acılarını ve onları zaman içinde tüketti.Bence yiğitçe bir tavırdı bu. Acılarla karşılaşabilmek cesareti, bize kendimizle karşılaşabilme cesareti sağlayabilir. Acılar babamı güzelleştirdi.  Acı çekmek de sanattır. İnsan olma sanatının yollarından biridir. Babam ki, ustaydı bu sanatta.
Bizim babamız tevellüt 1340, 

Onunki de yaklaşık aynı,

Bizim babamız
işçi, 

Onunki öğretmen subay,

Bizimki Karabük’ten, 

Onunki Sandıklı’dan çıkmış yola,

Bizimki
Karabük’te devam etmiş, İstanbul’da bitirmiş

Onunki İstanbul’da.

Dönem aşağı yukarı aynı; 
Ancak tasvirler yakın,

Nesiller…Farklılıklar

Onlardan öncekilerin ayağında pabucu yok, erkekler savaşlarda, çocuklar öksüz

Duygusal konular söz konusu değil, hayatta kalabilme tek amaç,

Onların ki daha çok yoksunluk, daha çok acı,  

Bizim ki orta karar, sonradan olma,

Çocuklara, her şeyi sağlanmış; ancak duygular değişik,

Torunlara her şeyden fazlası sunuluyor; ancak ne olacağı meçhul,
Daha ötesini tasvire gerek var mı bilemem

5_gen2
dede (1890) -baba (1924)-me (1956)-oğul (1984)-torun (2012)

Not: XYZ ve benzeri kodlamalarla doğum dönemlerine göre ayırımlar ve bu kuşaklara ilişkin pek çok araştırmalar mevcut literatürde.Reading, MA 25 Nisan 2016

60 Yaşında bitmeyen yollar

swr049Çocukken, aklımız ermeye başladığında, herkes gibi otomatik olarak okula gönderildik. Şu ders, dönem, okul bir bitse dediğimi anımsıyorum. Daha sonra kaderin bir cilvesi ya da bir arkadaşımın uzattığı başvuru formu yüzünden askeri bir okula girme. Burada evden uzak ve zahmetli hatta eziyetli bir ortamda geçen sürenin geçmesini beklemek; önce haftalık, sonra bayramlık izin günlerini iple çekme. Bitiminde yüksek okuluna geçiş ve burayı bitirip adam olacağını, işlerin biteceğini zannetme. Sonra diğer adımlara girme; yüksek lisans, atama, kurs vb. Ve bunların biteceği günleri hesaplayarak daha sonra ne yapacağını hayal etme ve rahata erişeceğini zannetme.

Yirmili yaşlarda evlilik… Sonra çocuklar…Çocuklar bir okula başlasa. Başladılar; ilk, orta, lise. Sınavlar sıra sıra…Bir Anadolu Lisesine girse iyilerinden üniversite garanti. Anadolu lisesi zor diyorlar; bakalım nasıl gidecek dersler. Servisler de canavar gibi kullanılıyor, çocuklar bir bitirse şu okulu bir kaza olmadan.  O da bitti… ÖSS sınavında iyi bir puan, üniversiteye girdiler mi, iş tamam mı acaba? Yok daha nerede? Üniversiteyi nasıl bitirecekler? Bu arada kötü arkadaşlar çıkabilir mi? İstenmeyen yollara düşebilirler mi?

Oh nihayet üniversite bitti! Bundan sonrasını kendileri halledebilirler artık. Amerika’da çocuklar 16 yaşından sonra kendi iradeleri ile araba alıp kullanıyor, 18 yaşında ayrı eve çıkıyorlar, bizimkiler de 20 yaşını geçti, mesleği de oldu, artık başlarının çaresine bakarlar? Ama bir de yüksek yapsalar da ileride ezilmeseler. Hem yüksek lisans ve doktora olunca kollarındaki altın bilezikler epey kalınlaşır. O da bitti. Aaa, askerlik unuttuk. Her ne kadar bedelli filan arada çıksa da herkese vurur mu ki? Askere elimizle teslim edelim, acemiliklerini de orada kalarak bekleyelim. Bakarsın bir şeylere ihtiyaç olur. Ondan sonra serbestiz.

Kırklı yaşlarda tabi kendi işimiz devam ediyor. Rütbeler, tatminsizlik, dışarıda çeşitli işler; daha iyi bir iş ve pozisyon bulursak gelecek garanti. Bir de kendi evimiz olsa da kiralara kalmasak iş tamam, araba da lazım tabi ki. Biraz çalışır emekli olur, sonra ver elini bir deniz kenarı; artık balıkçılık mı yapılır, aylak aylak gezilir mi, ya da en iyisi ufak bir bahçe ile uğraşmak, nasılsa serbest kalacağız. Yıllar geçiyor, yaş ilerliyor…

Çocuklar, birilerini bulmuş, getirmiş; bununla evleniyorum ya da evlendim, isterseniz düğünümüzü yapın. Hoppala! Daha dün benim için kız istemeye gitmişti annem-babam. Neyse düğünlerini yapar, evlerine yerleştiririz, sonra serbestiz. Hem arada da onları ziyarete gideriz ya da onlar gelir. Hoop ilk torun! Anne gel. Zevkle…Bir yıl, iki yıl…Diğer torun yurt dışında diyelim Amerika’da doğacak. Nasıl yapacağız, gidilecek. Bu başka şeye benzemez, el kadar çocuk elin yabancısına teslime edilir mi, kreş de olsa.

Yaş altmışa gelmiş, bizim bahçe hala bekliyor bellenecek, tekne de boyanması gerekiyor. Deniz kenarında yürümesi de biraz ertelenecek galiba. Çocukların tayini var, onu da bekleyelim ona göre nihai yerleşim ya da göç edeceğimiz yeri belirleriz. Yurt dışındakiler de gelirse ona göre de elastik olmak lazım.

Yaş seksen, torunlar ne yapacak, ülke nereye gidecek? Nereye yerleşsek? Arada Azrail’in “Bu taraflar çok güzel, buraya yerleşin; hem sıcak su her daim, faturasız hem de bir sürü dost, akraba, meşhur kişiler var” deyişini duyarak. Bahçenin üzerini orman bürümüş, teknenin ahşapları çoktan çürüyüp toprağa karışmış, deniz kenarı romatizmaları azdırabilir.

Keşke Budha’nın yaptığı gibi 29 yaşında her şeyi terk etseydik, 35 yaşında aydınlanır mıydık ki? Ancak Budha eşi ve çocuklarını kendi sarayında refah içinde bırakmış da gitmiş. Biz gidemezdik ki…Reading, Ma, 23 Nisan 2016

Geçtim dünya üzerinden
Ömür bir nefes derinden
Bak feleğin çemberinden
Yolun sonu görünüyor…

60 yaşında her sabah yaşama sevinci

frangipani-hawaii-plumeria-1920x1080-wallpaper396579Yaşam: Okul öncesi, okul yılları, okul bitsin diye bekleme; sonra tayin, evlilik, çocuklar, yurtdışı, çocukların okulları bitsin, emeklilik, yeni işler bulma, ev alma, çocukların evliliği, torunlar…

Bunlar bitince değişik meşgaleler aranır, koşmak, gezmek, zevk için okumak

Sonra artık oturup dinlenmek, düşünmek ve şükretmek zamanı gelir; tabi koşmak, okumak, gezmek ile birlikte. Neleri düşünüp, şükredip mutlu olabilirim diye düşündüğümde, aşağıda sıraladığım ve sürekli yenilerini eklemeyi planladığım listeden her gün rastsal olarak birini seçip mutlu olmayı düşünme fikri geldi aklıma:

Ömür dediğin üç gündür; dün geldi geçti, yarın meçhuldür. O halde ömür dediğin bir gündür; o da bugündür (Can Yücel).

Bu sabah:

  • Hayattayım
  • Sağlıklıyım
  • Hiç bir hastane ya da doktora gitmeyeceğim
  • Hiç bir ilaç kullanmayacağım
  • Beni seven eşim yanımda
  • Telefon edebileceğim ve Skype ile görüşebileceğim çocuklar ve büyüklerim var
  • Çocuklarım sağ ve sağlıklı
  • Duru var, Selin var, Alp var
  • Torunlarım sağ ve sağlıklı
  • Çocuklardan sağlık ve mutluluk haberleri almak, ya da en azından olumsuz bir telefon, mesaj yok
  • Ben ya da ” off-spring”lerim bilinen 7 binden fazla nadir hastalıktan birine maruz kalabilecek genlere sahip değil
  • Hiç sigara içmedim, eşim ve çocuklarımın hiç sigaraya alışmadı
  • Büyüklerden, “düştüm kalçamı kırdım” ya da benzeri başka önemli bir hastalık haberi almadım
  • Elif inşallah iyileşti
  • İçecek temiz suyumuz var, damacana da olsa, hatta yakınımızda hâlâ pınar var
  • 60 yaşımda maraton koştum, 80’de de koşacağım
  • Ud ve keman çalabiliyorum, eşim de dinliyor
  • Vaktim var
  • Yakınımızda, sitemizde, koşacağımız alan ve Gym var
  • Gerçekten yardıma ihtiyacım olduğumda yanında kalabileceğim ve yardım eli uzatacak akrabalarımız var
  • Üstü, altı, duvarları kapalı sağlam bir evde yaşayabiliyoruz
  • İstersem deniz kenarında bir yere taşınabiliriz
  • Kalktığımda kahvaltı hazır olacak
  • Doğduğum ev henüz yıkılmadan duruyor, istediğim zaman gidip bakabilirim
  • Az-çok idare edebilecek akarım var
  • Kredi kartı ya da kredi borcum yok
  • Arabam çalışıyor
  • Sitenin bahçesi çok güzel
  • Bu yaşta hala hayal ve hedeflerim var
  • 60 yaşımda bazı hayallerimi gerçekleştirebildim
  • Tüm dünyayı gezdim, gördüm
  • Yarın bayram (arife günü için)
  • Görebiliyorum-duyabiliyorum-yürüyebiliyorum-koşabiliyorum-hızlı koşabiliyorum
  • Bir çok badireyi atlatabildim, yıkılmadım, ayaktayım
  • Bu sabah her şey mükemmel, olması gerektiği gibi
  • Torunlarıma bir sürpriz hazırlayacağım
  • İnsanlar bana güveniyor
  • Eşim çok nefis yemekler yapacak
  • İstediğimi yapabilirim, uzun zamandır takipte olduğum Science-Fiction filme gideceğim
  • Blog’uma yeni bir yazı ekleyeceğim
  • Doktora sınıfından 30 yaşlarında arkadaşlarım var
  • Deniz Lisesinden birçok arkadaşım var
  • Çalıştığım onca şirketten bir çok arkadaşım var
  • Beni dinleyen, tavsiye alan, takdir eden gençler var,
  • Birilerine faydam olabiliyor
  • 2025’te Mars’a gidilecek
  • 2030’da yardımcı robot alabileceğim
  • Çocuklarım, torunlarım en az 120 yıl yaşayabilecek
  • Bengaldeş ya da Suriye’de doğmuş olabilirdim
  • Hasta olursam, bana bakacak kimseler var
  • Ölürsem arkamdan dua okuyacak birileri var
  • Bugün birilerine yardım edeceğim
  • Pencereden güneşi görüyorum, karı, yağmuru 
  • Güneş hala Doğudan doğuyor
  • Haberlerde şehit ya da bombalama olayı görmedim
  • Ekonomik krizden bahseden bir yazı henüz görmedim
  • Yapılacaklar listesinde hep yeni ve iyi bir şeyler var
  • ……………………

Aslında fazla da bir şeyler de çıkmadı yaşamdan beklenen 😀

Yazmak

Yazmak konusu, garip bir şekilde, edebiyat ya da felsefe nedeni ya da sadece düşünceleri, hisleri aktarma dürtülerinden çok teknoloji ve internet sayesinde gelişmekte. Eskiden, sadece okumak, radyodan ve büyüklerden dinlemek vardı. Yazmak, bu konudaki dehalar ya da ilham sahibi kişiler haricindeki kişiler için bir lüks gibi idi. Yazı yazabilme vizyonu mevcut değildi. Yazmayı kolaylaştırıcı unsurlar henüz keşfedilmemişti; yılların daktilosu ve karakalem hariç. 1982 yılında ABD’de olmama rağmen tezimi elle yazıp, para ile okul sekreterlerine yazdırmıştım. O zamanlar bir konuda yazı yazabilmek için bir motivasyon da yoktu. Çünkü yazdıklarınızın yayımlanması başlı başına bir sorundu. Öyle herkes kitap yazıp ya da gazetelere makale gönderip yayımlatamazdı. 

Diğer taraftan, edebiyat ve felsefe dersleri, liselerde hâkir ve gereksiz görülmekteydi.  Lise fen bölümü müfredatından bile çıkarılan, karmaşık, anlaşılmaz ve zor konular olarak algılanırdı. Bu konular üniversitelerde tıp ya da mühendislik bölümlerini kazanmak isteyenler için bir engeldi. Herkes felsefeden çıkabilecek bir kaç soru için bu konuda ezber yapmaya bile gerek duymazdı. Günümüzde ilkokuldan itibaren başlayan önce lise sonra üniversite sınavlarına hazırlık dönemleri tüm gençliği nerede ise tek uğraşı haline geldi. Test kitaplarından başka kitap okuma, bir şeyler yazma, spora ya da müziğe zaman ayırma  saçmalığına(!) fikir olarak bile gülüp geçiliyor.

Bu konuda sadece sistemi suçlamak da doğru değil. Bazı edebiyat ve Felsefe hocaları, bu durumu daha da kötüleştirmek için ellerinde geleni ardına koymazdı. Bunlar, edebiyat ve felsefe konularını sevdirmeyi, yararlarını anlatmayı bilmezdi; hatta o zamanlar normal karşılanan dayak cezası bile sık sık uygulamaya koyarlardı. Çoğu hoca, bilemiyorum kendisi anlattıklarını ya da en azından öğretmekte olduğu edebiyat felsefe disiplinlerini özümsemiş mi idi? Böyle olsa bile aktarımda, iletişimde her zaman bir sorun vardı. Kendi edebiyat hocamı hatırlıyorum da: O kadar güzel konuları, şiirleri, hikayeleri ciddiyet ve nefretle anlatırdı. Hatta anlatmaz hep bizden bir şeyler hazırlamamızı isterdi. Sonra da ne söylersek söyleyelim eleştirir, bizden adam olmayacağını söylerdi.

saitfaik
Sait Faik Abasıyanık

Hamuru sevgi, düşünce, hoşgörü, yaşamı anlama, anlatma, zevk, eğlence olması gereken bu iki konuda maalesef hep korku, nefret, paçayı sıyırma önde gelen hareket tarzları olarak önümüze sürülmüştü. Halbuki ne gerek vardı ne anlama geldiğini, neye yaradığını bilmediğimiz mef’ulü-mefa-îlü diye ölçü ezberletileceğine. Ya da bu parça ana fikri nedir diye kalıp dışına çıkan yanıtların kabul edilmediği derslere. Ya da yaz tatilinde mecburen okuyup özetini çıkartmamız istenen Robenson Crusoe, bir macera özlemi olarak kalabilirdi içimizde.   Onuncu defadır okumakta olduğum Sait Faik hikayeleri öğretilse idi. İnsanlar ve deniz sevdirilse idi. Hayat öğretilse idi. Okuma merakım henüz ortaokulda “Hababam Sınıfı” ile başlamıştı.  Lisede ve nerede ise tüm klasik romanlar, yerli yabancı, satın alıp okumuştum, kısıtlı bütçemize rağmen.  Bu bile, kompozisyon diye hiç bir şey öğretilmeyen ve kriteri hocada mahfuz bir dersten lise bitirme sınavında ikmale kalmamı engelleyememişti; hâlbuki diğer derslerim çok iyi idi.

Müzik, resim ve spor konuları da böyle geçiştirilirdi. Müzik sadece flüt üflenen, resim ve elişi denilen dersler ise büyüklerin ellerinden öpen uğraşlar idi, bu konuda kabiliyeti olmayanlar için, tabi! Spor, zaten haftada bir saat; ancak spor kıyafeti bile giyilmesine gerek duyulmayan ve ne maksatla programa alındığı belli olmayan bir konu idi. Elli yıldır hala değişen bir şey yok; hatta daha da gerileme var bu sınav trafiğinde. Bu konularda da okullu olmamdan itibaren geçen 55 yıllık görgü ve bilgi birikimini aktaran yazılar planlamaktayım.

Ancak, her konuda olduğu gibi edebiyat ve felsefe konusunda da ilginin artması ironi bir şekilde rakip fen ve mühendislik alanlarındaki gelişmeler sayesinde olmakta.  Amazon ile başlayan kitap alımını kolaylaştıran ve ucuzlatan internet üzerinden alış veriş sistemi başladı önce. Web sayfalarında tüm konularda ve her dilde, fakat genelde İngilizce, tüm kaynakların gözler önüne serilmeye başlandı. Kağıt, kalem, sekreter gerektirmeyen bilgisayar üzerine yazılabilen ve istenilen şekle sokulabilen kelime işlemciler girdi hayatımıza. “Kinder” denilen okuma aygıtlarına indirilen kitaplar dergiler, makaleler. Akıllı telefonlarla her ortamda ve her anda erişim sağlanabilen bilgi denizi önüne serildi insanların. Tüm insanların yaşamı, özeli, gizlisi bu cihazlarla birbirine bağlı artık.  “Facebook, twitter, whatsup” gibi ortamların, yazma konusunda fayda sağlamadığı, hatta kullanılan argo ve kısaltmalarla edebiyatı katlettiği iddia ediliyor; fakat dünyanın en fazla cep telefonuna sahip olanların ve kullananların yaşadığı ülkemizde, en azından yazılan kelime adetleri eskinin telgraf ve mektupları kat kat geçmiştir.

Bilgisayar, cep telefonu ve bunlar üzerindeki internet vasıtası ile elde edilen diğer bir imtiyaz da yazmak olarak ortaya çıkmakta. Kişisel web sitelerin kolay ve ucuza açılabilmekte. Hazır programlar kullanılarak, biraz merak ve ilgi ve zaman sonucu oluşturulan ortamlarda meramımızı anlatmak, bildiğimiz, yaşadığımız konularda görüşlerimizi yazmak ya da bu konudaki uzmanların yazarların yazılarını milyonlara ulaştırabilmesi çok kolay artık. Ve bu durumun sürekli gelişmesi yazma konusunu oldukça desteklemekte. Bunu her konuda açılan ve açılmakta olan milyonlar hatta milyarlarca web sitelerinden anlayabiliyoruz. Edebiyat ve felsefe konularında söz söyleme ya da yazı yazabilmek için gerekli eğitim, altyapı ve donanıma sahip olmadığımdan, bunların ne kadarının bu disiplinlere uygun içerik sağladığını bilemiyorum. Ancak araştırma yaparken, ya da sadece aklımda olan binlerce felsefe sorusu ya da bir konuda yarım yamalak hatırladığı edebi bir eserle ilgili bir-iki kelimeyi yazdığımda, önümde açılan bilgi denizinden bunu görebiliyorum.

Bu noktada aklıma gelen bir soru da, bu kadar açılmanın etkinliği konusu; her kes yazmaya başlayınca bu kez okuyucu kitlesi sayısı düşmekte. Her ne kadar dünya ve ülkemiz nüfusu artmakta ise de, bunun kat kat üstünde web sitesi, yazı, kitap çıkmakta. Eskiden bir kitap çıktığında uzun bir süre o arada çıkan pek az kitap ile birlikte raflarda kalır ve insanlar bunları alır okurdu. Küçükken haftalık çıkan derginin en arka sayfasındaki çizgi romanın tek bir sayfası için heyecanla bir hafta beklediğimi hatırlıyorum. Ya da haftada bir gidebildiğimiz sinema önünde Teksas, Tommiks kitaplarını değişmek için koştuğumuz günleri. Gerçi web sitelerinin ne kadar ziyaret edildiğini gösteren sistemler var, ancak bunların doğruluğu şüphe götürebiliyor. Bu kadar siteyi kimin takip ettiği de profesyonel çalışma gerektiriyor.

Tabi tüm bu konular ülke ve kültürlere göre değişiyor. Amerika ve Avrupa’da cep telefonlarını kurcalayanların yanında yine de hatırı sayılır şekilde  metroda bir durak da olsa kitabını açanlar çok. Hatta buranın spor salonunda bisiklete binerken bile kitap okuyanlara rastlamaktayım. Geçen yıl Boston kışı 100 yılın rekorunu kırmakta iken, Barnes & Nobles kitapevinde bir dergi için sıra beklerken, yanımdaki bayana marketten alışveriş yapmış gibi kucağına doldurduğu kitapları sorduğumda: “Kış uzun geçecek gibi, belki evde mahsur kalırım diye kitap stoklıyorum” demişti. Tabi bu kültürlerde yazmak da çok ileri. Bilim, sanat, müzik, edebiyat, felsefe her konuda binlerce kitap yayımlanmakta.

Kitap yayın ve satışları konusu biraz karışık. İnternet üzerinden on-line ve ülkeler arası satış yanında, e-book olarak yayımlanan ve satılan kitap sayıları, normal kitap evlerinde satılanlardan çok fazla. Bu konuda yine internet üzerinden yaptığım kısa araştırmada sağlıklı bir veriye ulaşamadım. Ticari bir değer oluşturan ve “business” olarak bu konuyu takip eden kuruluşların olduğu bir ortamda bile kitap satışları konusundaki bu durum, web-tabanlı “Yazma” konusundaki karşılaştırma ve gelişmeler konusunda da istenen bilgiyi şimdilik sağlamıyor gibi…Reading, 05 Nis 16 

BABAMIZ-60’s yaşlarda aklımızda kalanlar

Yaşlandıkça daha bir duygusal oluyor insan, kendi çocuklarını, torunlarını gördükçe, eski yaşanmışlıklar gözler önüne geliyor, istemeden de olsa karşılaştırmalar, benzetmeler, nostaljiler dökülüyor…

DSC00592
1962-Karabük

Bu kapsamda kardeşim tarafından kaleme alınan yazı aşağıda:
Okumaya devam et “BABAMIZ-60’s yaşlarda aklımızda kalanlar”

Türklüğünü Kaybetmemek

atatürkAmerika’da, Çinliler, Hintliler ya da Pakistanlılar kadar fazla olmasa da her şehirde Türkiye’den çeşitli amaçlarla buralara gelerek yerleşmiş ya da yerleşmekte olan Türklere rastlamak mümkün. Bazen bir alışveriş merkezinde gezerken Türkçe konuşmalardan, belki bazen davranışlardan çokça da Türkiye’deki tanıdık ve çevrelerden elde edilen referans bilgilerden uzaklarda nostalji oluşturacak bu tip olaylarla karşılaşmak ilk anda mutlu kılıyor insanı. Nerelidir acaba? Ne maksatla gelmişler, buralarda kalmışlardır? Mutlu mudurlar? Dönüş arzuları var mıdır? Yoksa temelli buralarda kalmaya mı karar vermişlerdir? Bir çok soru gelir geçer insanın aklından. Genelde referans yoksa pek temas edilmez nedense. Çekinilir birbirlerinden. Halbuki diğer ülkelerin insanları daha biri birine düşkün görünür. Çinliler, Hintliler hep bir aradadırlar. Reading (Boston yakınında bir town) sokaklarında koşarken bir çok evin önündeki bayrak direklerinde İrlanda ve İtalyan bayrakları, Amerikan bayrakları yanında asılıdır, belli ki gurur duymaktalar ait oldukları, geldikleri köklerinden. Bizimkiler acaba, benden bir şey mi ister, ya da kıskançlıktan dolayı mıdır bilinmez, uzak durular genelde, 40 yılın deneyim ve gözlemime göre.

Ancak bir de gururumuz olabilecek pozisyonlarda genelde üniversite ya da araştırma kurumlarında bilim insanı olmayı başarmış, Amerikalıların bile gıpta ile baktığı değerli insanlarımızla tanışma fırsatı ortaya çıkabilir. Nobel Bilim Ödülü kazanmış, halen Amerikalı olsa da eskiden bizden olan Prof. Aziz Sancar gibi çok nadir kişilerle karşılaşma şansımız olmasa da kendi çapında önemli kişiler memleketinizden, burada hemşehriler kastediliyor, ya da tanıdık çevrenizden “yaa bizim ……. de orada idi” gibisinden başlayan yardımsever düşüncelerle, tanışma fırsatı önünüze çıkabilir.

İşte bunun gibi bir “bizim de orada” vak’ası başımıza geldi. Gerçi bir çok kez benzeri olay başımızdan geçtiği halde bu sonuncusu biraz ilginç geldiği için yazmak istedim. Buranın, Boston, pek meşhur bir hastanesinde önemli bir konuda uzman bilim insanı bir hemşehrimiz olduğunu öğrenince, biraz merak, biraz gurur duyguları ile ve ayrıca referans veren yakınımızı kırmamak için isimden internette iletişim bilgisine erişildi. Tabi önemli olan bu kişinin Amerika’da da olsa bir sekreteri vardı. Numarayı bırakıldı. Çok kısa bir süre sonra aradığım gururumuz, hemşehrimiz bayan kendi cep telefonundan aradı. O kadar sevinmiş görünüyordu ki, cebini, e-mail’ini bırakarak muhakkak görüşmemizi istedi. Yaklaşık 20 dakika süren samimi telefon görüşmesinde, kendisi Türkiye’den yeni döndüğünü ve bir hafta-on gün içinde işlerini düzen koyduğunda muhakkak tekrar görüşüp buluşmayı düşündüğünü beyan etti. Konuşma sırasında aklımda kalan en heyecan verici konuşma: “Ben 30 yıldır buradayım ama Türklüğümü kaybetmedim, diğerleri gibi”  bir cümle idi. Bu da beni ve anlattığımda yanımda bulunan eşimi çok sevindirdi. Çünkü burada yerleşik çocukların böyle değerli ve bilgili kişiler ile tanışması fikir her zaman hoşumuza gitmiştir.

Yazıma bu kişi ile buluşup, görüştükten sonra neler yeyip içtiğimizi, yıllardır buralarda nasıl yaşandığını, buralarda bilim insanı olmanın ne kadar zevkli ve insanlık yararına olduğu, birazcık da “ne olacak bizim memleketin hali” muhabbeti ile devam etmem gerekirdi. Ancak, olay şu şekilde devam etti: Ben hemen kendimizi tanıtan bir e-mail döşedim. Döşedim derken kısaca yazdım fazla vaktini almamak için. Ve kendilerini ailesi ile birlikte ikindi çayına davet ettim, on gün sonrasına. Bir hafta sonra yanıt alamayınca, gelirlerse hazır olalım diye verdiği cep numarasını aradım. Türklüğünü kaybetmeyen bilim insanımız cevap veremedi. Normaldir, hastası toplantısı vardır dedim. Biraz sonra kendisi tarafından arandım. Ancak konuşmasından ben olduğumu bilmeden aradığını anladım. Numarayı henüz tanımadığından bir hastası ya da kendince önemli birinden geldiğini sanarak geri dönmüştü. Kendimi tanıtır tanıtmaz  “Şu anda klinikteyim, hemen geri arayacağım” dedi ve kapattık.

O gün bu gündür, ne mailime yanıt ne geri dönen bir telefon. Burada kesinlikle bir yanlış anlama durumu yok. Ben de bizim kültürde bir klasik olan bu durumu kabullenerek bir daha kendilerini rahatsız etmedim, tabi ki. Umarım çok acil bir olay araya girmemiştir.

No further comments!

Cengiz Yardibi,
Reading, MA, 14 Mart 2016

All’s well that ends well

cüppeTez Savunma Jürisi(soldan): Yrd. Doç.Dr. İsmail Birer,.Prof. Dr. Nejat Basım, Dr. Cengiz Yardibi, Doç. Dr. Emin Akçaoğlu, Yrd. Doç. Dr.Adnan Güzel, Yrd. doç. Dr.Abdullah S. Karaman; 15 Ocak 2016; THKÜ

Shakespeare’in yazdığı bir oyun adı. Ancak bu oyun yazılmadan  önce de bilinen bir deyim. Anlamı sonu güzel, iyi biten her olay güzeldir, iyidir, süreç içinde pek çok sorunla karşılaşılmış olsa bile. 2013 yılı Mart ayı, THKÜ İşletme Fakültesi Dekanı Doç. Dr. Emin Akçaoğlu’nu (sonrasında kendisi ile önce hemşehri çıktığım, eğitim süresince hocam, danışmanım, tez bitiminde de arkadaş olduğum) üniversitenin web sitesindeki telefon rehberinden tesadüfen seçerek aramam sonrası başlayan PhD serüveni ilk kilometre taşı  Okumaya devam et “All’s well that ends well”

80 yaş ötesi bir hayranlık abidesi…Sabiha İzbeli

sabihaizbeli00Çok gezenin çok şey görmesi ve öğrenmesi çok bilinen ve kabul görmüş bir olgudur. Çok gezmenin ve öğrenmenin sınırı olmadığı gibi görülen ve öğrenilen şeyler de okyanusta damla gibi kalmakta ne kadar fazla olduğu sanılsa da.
Bunu her yeni olayda yeniden görüyor insan. sabihaizbeli02Ancak bu görme ve öğrenmenin ötesinde bazı olaylar karşısında insan hayrete düşüyor ve hayran kalıyor.Zamanın en güçlü olgusu İnternet sayesinde tesadüfen öğrendiğim Kastamonu yakınındaki “İzbeli Çiftliği”‘ne kahvaltı vesilesi ile uğradığımda bu deneyimlerden birini edinmiş oldum.
Okumaya devam et “80 yaş ötesi bir hayranlık abidesi…Sabiha İzbeli”

Her şeyi Bilen Adam

cehaletAdam hiç okumamış, belki yaşadığı şehirden, mahalleden başka bir yer görmemiş; 60-70-80 yaş kuşağı. Ama bir konu açılmasın her konuda uzman 😆 

Ömründe hiç araba kullanmamış, zaten ehliyette alamaz; ama sana nasıl araba kullanılacağını detaylı anlatır, senin kullanma şekline katılmaz. Bir yerden başka bir yere şehir dışı mesafe 80 km. trafik olmaz  ve bir saatte araba ile yol alınır, daha önce gittin, biliyorsun;  “yok”! İddia eder bir buçuk saat sürer.

Suriye ile olsun Mısır ile olsun  yaşanan tüm sorunlarda bir uluslar arası ilişkiler uzmanı  olarak sana neler olacağını nasıl davranılması gerektiğini anlatsın.

Hiç futbol oynamamış; ama beraber maç seyrederken tüm teknik, taktikleri verir, her futbolcunun ne yapması gerektiğini detaylı olarak anlatır.

Torunları ya da bu devirde torun çocuklarını ziyarette, ne yapılması gerektiğini  ve eskiden ne yapıldığını anlatarak 100 yıl öncesinin usullerini dayatmaya çalışır.

Eğitim konusunda, sıfır eğitim almış olmasına rağmen, çok önemli fikirleri bulunur her zaman. Hangi meslek iyidir, hangi okula gidilmeli, nasıl ders çalışılmalı. Bir seferinde İngilizce çalıştırmamı istedikleri bir gence karşılıklı diyalog ezberletirken o esnada yakınımda bulunan ve Türkçeden başka dil konuşmayan “herşeyi bilen adamın” öyle olmaz demesini nasıl unutabilirim.

Deprem konusunda, inşaat konusunda zaten doğal uzmandır. Deprem olsa hangi ev yıkılır, hangi inşaat şekli daha sağlamdır  ya da mimarisi iyidir, çirkindir konusunda uzman.

Yurt dışında hiç bulunmamış hatta bunu hayal bile etmemiş olmasına rağmen, ülke adı söyle, buraların güzel olmadığını anında işit.

Hastalık ve ilaç konusunda zaten derya deniz. Başından o kadar çok hastalık geçmiş ki, sen derdini söyle yeter;teşhis, tedavi anında hazır.

Diğer taraftan, epey görmüş geçirmiş, okullar bitirmiş, görmediği gezmediği ülke kalmamış biri ile genel konularda,  milli atlet ile koşu hakkında ya da bir enstruman virtiözü ile sohbet sırasında, atlete nasıl bu kadar hızlı koştuğunu, uyguladığı programı, virtiöze nasıl güzel çaldığını sorduğunda aldığın yanıtlar “o kadar da abartmayalım elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz” der. Görmüş geçirmiş uzmana son olaylar hakkında fikir sorduğunda, “tam olarak bilemem ama….” olur.

Konfiçyüs (arap atasözü ya da bir yerde de basılı olarak Lady Burton olarak da kaynak gösterilen) atasözünde “Dört çeşit insan vardır: Bilmeyen ve bilmediğini bilmeyen; o aptaldır -uzak dur, Bilmeyen ve bilmediğini bilen; o basit bir adamdır- öğret, bilen ve bildiğini bilmeyen; o uykudadır -uyandır, bilen ve bildiğini bilen; o akil insandır” bu konunun ne kadar uzun süredir geçerli olduğu ortaya çıkmaktadır.“He who knows not and knows not he knows not: he is a fool – shun him. He who knows not and knows he knows not: he is simple – teach him. He who knows and knows not he knows: he is asleep – wake him. He who knows and knows he knows: he is wise – follow him.”

Televizyonda uzmanları(!) izlerken ya da birileri ile sohbet sırasında bu güzel atasözünü hatırlamada bir fayda olabilir mi bilemiyorum…Reading, 4 Haziran 2015

Salim Bey

Sevgi ve güven gerçekten çok önemli. Bu duygular genelde iyi bir aile ortamı içinde yetişme şansına erişmiş kişilerde daha güçlü gelişebiliyor. Yine bu duygulara sahip kişiler, bilerek veya bilmeyerek, her fırsatta bunu dışa vuruyor. Müzik, spor, resim, kısaca uğraşı (hobisi) olan kişiler bu duygulara sahip kişiler arasından ortaya çıkıyor. Tabi bu uğraşlara sahip olma olanağına kavuşamayan, sadece geçimini sağlama zorunda olan insanlar için bu duygular uzakta silik bir görüntü veya hiç bilinmeyecek konular olarak kalabilmektedir.

Okumaya devam et “Salim Bey”