Son Ütücü

Eskiden gazete ilanlarında sık sık “Son Ütücü” ilanları çıkardı. Hâlâ da internet üzerinde ilanlar var. Ancak eskiler gibi heyecanlı değil. Her ne kadar teknik bilgim olmasa da “tekstil kolunda en çok aranan ve ürüne son biçimini veren kimse” olarak tanımlandığını gördüm.  Son ütücüler mizah dergilerinde ve karikatürlerde çokça kullanılan bir espri kaynağı idi, aynı zamanda. 

Marketing ya da pazarlama işletme bölümlerinde en zevkli bir ders, lisansüstü en prestijli alanlarından biridir. Araştırma ve akademik yayınlar yazmada ucu açık bir alan. Bu konuda genelde Amerikalı meşhur pazarlamacıların yazdığı kitaplar tercüme edilerek “suyunun suyu” içeriğinde üniversitelerde pek çok ders içerisinde aktarılmaya çalışılır. Her ne kadar bu konuları anlatan akademik çalışanlar konuyu sadece kitaplardan öğrenen kişiler olsa da, genelde bir kaç kavram öğrencinin kafasında kalır ve sahaya çıktıktan sonra, zaten ancak bir kaç tane olan gerçekten (lafta değil) kurumsal olarak yönetilen firmalarda bundan yararlanabilirler. Bu arada kişisel gelişim alanı olarak bilinen ve daha basit pratik kitap, broşürlerin yer aldığı diğer bir kolda da destekleyici yazılar çıkar. Buralarda yok neymiş pazarlamanın  4P’si, yok 6P’si, yok 8P’si… Böyle uzar gider. Olayı daha da tırmandırmak istersek: Pazarlama karması, stratejik pazarlama, pazarlama anlayışı, tüketici davranışları, pazarlama taktikleri, reklam, dağıtım, süreç analizleri, bilgi sistemleri, bayi yönetimi, ürün tasarımı, satış tahminleri, beş-on yıllık planlar, hedefler, anketler, zaman serileri analizleri, müşterilerle iletişim, müşteri bilgilerine erişim, bunların analizi, yeni giren “big data” olgusundan daha çok mal satmak ve kar etmek için nasıl yararlanılacağı konusunda yatırımlardan bahsedilebilir. Bunlara bağlı bilgi sistemlerine ve kurulumlarına verilen milyonlar ve harcanan uzunca süreler… Bu sistemler  de firmalarda kuruluncaya kadar ya modası geçer ya da bunu kullanmak üzere yetiştirilen personel başka firmaya geçmesi nedeniyle atıl kalır, genelde.

Hele de reklamlar: Genelde beyaz ırkın en seçkin temsilcileri, Avrupa ya da Amerikalı tipler, yine 20-30 katlı apartmanlarda bahçesiz, gökyüzü görmeden yaşayan bizlere inat, yeşillikler içinde geniş tek katlı evlerde mutlu yaşayan ve sadece tüketen ve “Alice harikalar diyarında” yaşamakta olan neşe içindeki aileler  bu ürünleri çokça tüketirler.

Bütün bunları oluşturmada fiyakalı ve meşhur okullardan mezun pazarlama yöneticilerine korkunç paralar ve zaman verilir. Genelde kitaplardan ve başka kültürlere göre yetişen ve piyasayı bilmeyen bu sözde uzmanlar büyük ve süslü laflarla patronları oyalayarak sözde stratejiler ve organizasyonlar kurarlar ve pazarlama, satış ve kâr hedeflerler ve beklerler. Fakat zaten uzun vadeli işleri sevmeyen fakat sırf rakip ve arkadaşı firmalara özenti  ya da sonraki nesil genç patronların zoru ile pek de istemeyerek bu fiyakalı gençleri ve yöneticileri işe alan pratik patronlar, kısa sürede bir şeylerin doğru gitmediğin sahip oldukları girişimci ruhu ve deneyimi ile fark etmesi sonrası, ya bunları gönderir ve eski düzene döner ya da hareketlerini kısar.

Burada gözden kaçan en önemli noktanın son ütücü olduğunu gördüm. Kimdir bu son ütücüler: Büyük, devasa süslü ve ithal yerli binlerce ürünle dolu sistemin son çıkış noktası kasalarda çalışanlar. Yıllarca kurulan büyük sistemler, geliştirilen stratejiler, pazarlama, üretim, tedarik zinciri, müşteri ilişkileri hepsinin sonucunun alınacağı en stratejik mevkidir burası. Genelde de en çok ihmal edilen, incelenmeyen pazarlama gurularının teorilerinin uğratılmadığı noktalardır. Buralarda asgari ücretli, “overtime” çalıştırılan, genelde yine ekonomik nedenlerle  AVM’lerden çok uzaklarda oturan, 2-3 saat yollarda vakit geçirmek zorunda kalan, düşük eğitim seviyesi, kötü ortam şartlarında genelde sürekli değişen ve sistemin en az değer verilen çalışanları müşterileri karşılar, genelde  bir selam bile vermeden. Yine, bu şartlarda ve yurdum insanı genetik yapısı gereği gülme ve espri yapma yeteneği yüklenmemiş son kasacılar, tam sıra size geldiğinde kasayı kapatırlar kuyrukta ki velinimet müşteri sayısına bakmadan. Hiç suratınıza bakmadan barkodları okutmaya başlarlar. Hele ki bir ürünü tarttırmadan getirmiş iseniz ya da barkodsuz bir ürünü sepete atmışsanız iyice bir gıcık bakarak küçümseyerek karşısındaki genç yaşlı, kadın erkek herkesi yıldıran son ütücüler. Bu çalışanlar her alışverişimizde en son çıkış noktasındadır. 

Bu noktadan önceki ne harcanan tüm gayret, kaynak, ne Philip Kottler’in kitaplarında anlatılan ve bizim kültürümüze genelde uymayan teorilerdeki tüm uygulamalarını bilen pazarlama yöneticileri,  ne tam müşteri isteğine uyan ürün, ne de reklamlardaki mitolojik kişiler fayda sağlamaz tüketicinin bu firma hakkındaki imajına ve bir daha buraya gelip gelmemesine. Tüm aklında kalacak bu son ütücüden yenme olasılığı olan ütüler, sıralarda itilip kakılmışlığı, başımdan defol git diyen bakışlardır. Ankara, 7 Temmuz 2017


Bir önceki yazı   Söz<–   ya da     –>Ana Sayfa

 

ayakkabıdan mı başlasak?

“Türkiye Uçak Gemisi – 2021 de sulara iniyor”
“Türkiye THY Yerli yolcu uçağı yapacak”
“Yerli uçak fabrikasının nereye kurulacağı açıklandı”
“Yerli otomobil 20 liralık yakıtla bin kilometre yol alacak”
“Dev firma, Türkiye’de ilaç üretimi yapacak”
“Karabük’te bir çiftçi 10 yılda 8 yerli araç yaptı”

ayakkabıAyakkabı insanlığın ilk icatlarından olsa gerek; tekerlekten önce; ancak en gerekli ve en uzun kullanım süresi olan bir eşya. İlk ayakkabının 40.000 yıl önce giyildiğini rapor eden araştırmalar okudum. Yatarken bile çıkarmıyordu sanırım ilk insanlar; bugün ki gelişmiş ülkelerde olduğu gibi  😆 

Koşucu olunca, Azerice kaçışçı, haberdar olduğum bir konu da ayakkabı oldu. Ayakkabı diye geçmemek gerekir; o kadar büyük bir alan ki. Hatta ayakkabının spor ayakkabısı alt grubunun koşucu alt grubu bile o kadar özel ki. Koşucu ayakkabısının egzersiz için olanı, koşu için olanı, koşunun cinsine göre  uzun mesafe için ayrı, orta ve kısa mesafe için ayrı, arazide koşan için ayrı tipleri var. Geçen gün Reading’de koşarken bir tane de Çin’li egzersiz yapıyordu; torbasında 4 farklı çift ayakkabısı ile. Sordum. “Bir tanesi engelde koşmaya, biri düz koşarken, biri zıplarken biri de gidip gelirken giymek için” diye yanıt verdi. 

Gerçekten de işin içine girince konu derinleşiyor. Fazla kilolar için daha destekli ayakkabı gerekiyor, dizlere fazla yansımasın diye. Ayakkabısını burun tarafı ile taban yükseklik farkı, ağırlığının 12 onz ya da 6 onz olması…derinleştikçe derinleşiyor.

Bu alanda da Japon ve Amerika markaları en bilineni ve teknik olarak en gelişmişleri. Daha önceki ziyaretim sırasında, koşucu değilken yanlışlıkla aldığım “Asics” markası Japonların çok meşhur burada. arkasından Mizuno, Pearl İzumi, Amerikalıların Nike, Adidas, Brooks, Saucony, Sketcher daha da özel olarak üretilen Altra, Salomon, Newton; liste uzayıp gidiyor. Bir de bu markaların yüzlerce farklı modelleri olduğunu düşünün.

esemTürkiye’de 70’li yıllarda “Esem Spor” markası ile bunların atası ayakkabılar üretiliyordu; bizler de giymiştik zamanında. Sonradan gelişmek yerine ortadan kayboldu;  işletme açısından kurumsallıktan uzak olmaları mı, araştırma-geliştirme olmaması mı, rekabet mi sebep oldu batmalarına bilemiyorum.

Türkiye’de de koşucuların ayaklarında bu markalar görünür hep. İki yıllık koşucu geçmişi olan bende bile 5 çift koşu ayakkabısı olduğunu düşününce, eskittiklerim hariç, çünkü bu ayakkabıların prospektüsünde 900-1000 km. koştuktan ya da 6 ay sonra ayakkabıyı değiştirin yazar. olayın ekonomik büyüklüğü ortaya çıkıyor. Ayrıca teknolojik olarak da sürekli araştırma geliştirme gereken, en ufak yeniliği atlayanın kaybolmaya mahkum olduğu bir iş ortamı. Bunun pazarlama, marka oluşturma, üretim işletmesi ve diğer organizasyon kapsamları da var.

ucakgemisiBence eğer uluslararası değeri olacak sadece bir koşu ayakkabısı markası oluşturabilsek ve devam ettirip, az önce bahsedilen markalarla rekabet edebilecek hale getirebilsek, arkası gelecek; belki 40.000 yıl beklemeye gerek kalmadan, arabada yaparız, uçak da. Ancak kanımca ayakkabı yapamadan uçak, hatta uçak gemisi biraz hayal gibi!…Reading 12 Maysı 2016

Yüz Yaşına Kadar da Çalışılır mı?

1995 Yılında emekli olduğumda 40 yaşındaydım; o zaman çıkan iki yasa ile emekli olmam kaderim gibi oldu; erken emeklilik ve yurtdışı mecburi hizmet kaldırılması. Ancak resmi emeklilikten sonra çalışmaya devam edebildiğim için gönlüm müsterih; 58 yaşıma kadar sürekli çalıştım. Şimdilerde doktora sonrası 60 yaşımda bir yerlerde ders verebileceğimi umut ediyor ve gerekli girişimlerde bulunuyorum. 

Ancak herkes için durum aynı değil. Askeriyeden sınıf arkadaşlarım 53 yaşında “Kırmızı Kart” görene kadar bekledikten sonra emekli oldu; fakat çoğu çalışmadan sadece sınıf yemeklerine katılmak suretiyle tüketime katkıda bulunuyorlar. Ağabeyim SGK’dan emekli olduğundan (65 yaşında zorunlu) emeklilik konularında sohbetimiz sırasında pek çok şey öğrenmiştim. İnsanlarımız adeta bedavadan emekli maaşı alabilmek için neler yapıyorlardı. Eşinden kağıt üzerinde boşanıp babasından emekli maaşı alanlar, olmayan çalışma sürelerini belgelerle oldu gibi gösterenler, torpil isteyenler.  Daha önceleri “Süper emeklilik”, “Ballı emeklilik” envaiçeşidinden fakat ne aktüerya, ne insaf ne etik kapsamına girmeyen durumlar. En doğru emekli olanlar bile 45-50 yaşından sonra atıl kalmayı yeğliyorlar, kahve köşeleri hariç. Bu durum sık sık çıkan  “SGK iflas edecek” tipi haberlerle gündeme getirilir; fakat bir çözüm olmadan devam ediyor.

ABD geldiğimde dikkatimi çeken konulardan biri de, mağazalarda, ofislerde gördüğüm çalışan yaşlı insanlardı. Bunlardan bazıları ile sohbet ettiğimde, sağlık güvencesi ve bakım için çok para gerekmesi, daha iyi yerlerde ve şartlarda yaşayabilmeleri, çatılarını aktarabilmeleri için paraya ihtiyaçları olduğu ve bu nedenle de çalışmaları gerektiğini öğrendim. Eşimle birlikte kapalı, havasız mağazalarda günde 8 saat ve genelde ayakta duran yaşlıları gördüğümüzde hayretle karşılıyoruz. “Aaaa, annem yaşında kadın!” sürekli kullandığımız cümlelerdi.  Geçtiğimiz hafta sonu “Market Basket” denen buranın büyük bir süpermarketindeki kasada dikilen kadının en az 85 yaşında olduğunu tahmin ettik ve başlarındaki kişiye “Bu teyze kaç yaşında?” diye sordum; ancak “bilmediğini ve ABD ‘de çalışma yaşı ile ilgili bir üst sınır bulunmadığını” bizim şaşırmamıza şaşırarak söyledi. 

Bugün bir de internetten bakayım diyerek yaptığım aramada karşıma çıkan haber daha da şaşırttı ve düşünmeye sevk etti. 

This 103-year-old World War II veteran works five days a week.

103yas

Evet bu dedemiz 103 yaşında ve hâlâ çalışıyor; hem de bedenen ve bilfiil, umarım son bir yılda bir değişiklik olamamıştır. Tabi bu uç bir durum diyemeyeceğim, bu kadar yaşlı insanı çalışırken görünce. Batıdaki bu çalışma azim, potansiyel ve kinetiğe ilk defa Norveç’lilerle bir projede çalışırken hayret etmiştim; ben 27 yaşında bile değil iken 60 yaşında Norveçlinin emekliliğe daha çok var demesi ile. O zamanlar emeklilik yaşının Norveç’te 67 olduğunu söylemişti; yıl 1983. Daha sonra yabancılarla muhatap oldukça, yaşlı fakat konusunda yılların uzmanlığı ile ve büyük bir azimle çalışan yaşlı-gençleri, artı bir de bu durumun tüm kadınlar içinde geçerli olduğunu görünce Batı’nın, Japonya’nın, Çin’in neden bu kadar ileride olduğunu bir kere daha anlamış oldum. Reading’de Amerikalılar ile sohbet sırasında 60 yaşında emeklimi oldun diye hayret etmişlerdi; halbuki 40 yaşımda resmi emekli oldum desem herhalde hiç inanmazlardı. Bu nedenle emekli olduğumu söylemiyorum bir daha burada.

Basit bir matematik ile 80 milyon ülkemizde bu emeklilik yaşı durumuna göre çalışma potasındakilerin sayısı, 20-55 yaş alırsak, 40 milyon kadar. Kadınların istihdam oranı %25; buna göre toplam 25 milyon çalışan var, işsizlik oranı dikkate alınmazsa. İşsizlik bu yaş grubunda en az yüzde 20 olsa geriye çalışan sadece 20 milyon kişi kalıyor; yani 100 kişiden sadece 25’i çalışır durumda. Aynı oran gelişmiş bir ülke için hesaplanırsa, örneğin aynı 80 milyon nüfuslu Almanya: Emeklilik yaşı da göz önüne alındığında potada 50 milyon kişi oluyor. Aynı zamanda nerede ise tüm kadınlar çalıştığından ve işsizlik oranı çok düşük olduğundan 50 milyonun 45 milyonu çalışıyor. yani oran nerede ise bizim iki katımız. Bir de bunun üzerine bu haberdeki gibi 70-80 yaşına kadar çalışanlar ve hatta gençler tarafına gittiğimizde bizdeki gibi üniversite sınavı bitirmeyi bekleyenler olmadığından bir miktar daha çalışanı ekleyebiliriz. Yani 80 milyonun 60 milyonu , yani 100 kişiden 75’i çalışıyor; hem de ne çalışma: Sabah saat altıda başlıyor, yılda çalışılan gün sayısı aşağı yukarı aynı tatiller çıkarılınca. Ancak yine örnek olarak ABD alınırsa makine ve otomasyondan yararlanma oranı bu çalışma etkinliğini katlıyor. Çöp arabalarında bir kişi görevli, bizde bir şoför ve arkada asılan iki kişi yerine; otomatik olarak çöp kutuları arabaya boşaltılıyor.  Üretimde de otomasyon, robotik çok fazla kullanılıyor; örneğin bizde yüz kişinin çalıştığı bir yatak üretim fabrikasının iki katı kapasitesine 30 çalışan ile erişilebiliyor.

Daha bunun içerisinde bu ülkelerin  araştırma ve inovasyon, sistem, çalışma ve örgüt disiplinleri, yılların birikimi, dünya ekonomisini yönlendirme gücü, sömürgeleri gibi diğer bir çok ekonomik, sosyal etkenlerdeki üstünlükler eklenmedi bu yazıda, basite indirgeme için. Sadece tek değişken çalışma ve emeklilik yaş değişkeni ile bu kadar malzeme çıktı önüme.

Bu durum Amerika için de geçerli, diğer gelişmiş ülkeler için de. Bu nedenle artık ikide bir neden biz hâlâ gelişmekte olan ülkeyiz diye düşünüp, adamların bizden neyi fazla ola ki diye dert etmeyelim; emekliliğimizin keyfini çıkarıp sırt üstü yatmaya devam edelim, arada da sanki çok bir yaşmış ve çok çalışmışız gibi, emekliliğimizin bilmem kaçıncı yılı diye kutlamaya devam edelim ki çocuklarımıza, torunlarımıza hiç bir şey kalmasın…Reading 12 May 2016

ABD Neden Number One…Kaynakları

Amerika tartışmasız dünyanın en güçlü ülkesi, bu dönemde; bilimde, sanatta, iş dünyasında, müzik, askeri gücü… İçeri giriş serbest bırakılsa dünyanın yarısı buraya gelmeye çalışır, her ne kadar Trump mevcutları da göndereceğini söylese de. Nereden kaynaklanıyor bu güç, bu etkenlik ve dünyaya hükmetme durumu? Bakılacak kaynaklar: İnsan, hammadde, coğrafik pozisyon, nüfus ve toprak büyüklüğü, mevcut altyapı, sistem, ekonomik kaynaklar, sermaye, üretkenlik, verimlilik, üniversiteler ve bilimsel kuruluşlar, Ar-ge. Benim ilk aşamada gördüklerim, öğrendiklerim ve kendime göre önem derecesi en yüksek olan faktör: İnsan Kaynakları ve bu vasıta ile ülkeye giren beyingücü ve sermayeyi irdelemek istedim, bu yazıda.

Vernon’un “Ürün Yaşam Evreleri Kuram”ı teknolojik, yenilikçi ürünlerin geliştirilmesi, üretimi, ithal ya da ihraç edilmesini gelişme düzeylerine ve değer zincirindeki yerlerine göre değişik ülkelerdeki evrelerini açıklamaya çalışır1.  Her yıl  binlerce yenilikçi, teknolojik ve çok yüksek kar marjlı ürünlerin devreye girmesi ve bunun ekonomiye olarak müthiş katkısı tahmin edilebilir sanırım. Bütün bu yenilikçi ürünler kim tarafından geliştirilmektedir? 1998 yılında Hindistan Teknoloji Enstitüsü2 mezunlarının en parlak olanlarından yüzde otuzunu ABD’ye kaptırmıştır.  2001 yılında BM tarafından ABD’ye kaptırılan bu beyin göçünün Hindistan’a yılda 2 milyar dolar kaybına yol açtığı belirtilmektedir. 1990 ve 1991 yıllarında yapılan bir araştırmada  bilim ve tıp alanında  doktoralarını bitirenlerin yüzde 88’inin beş yıl sonra hala ABD’de kaldıkları belirlenmiştir.  1990’lı yıllardan beri yaklaşık 900.000 nitelikli çalışanın bu ülkelerden geçici vize programı kapsamında ABD gelmişler3.  Bunlar, kendi ülkelerinin en üst entelektüel seviyesinde ve bilim adamı nosyonunda gençler.

ABD nüfusu 2014 yılı itibarı ile 320 milyon civarında. Normal dağılım eğrisine göre bu nüfusun IQ ve entelektüel olarak ortalamanın üç üzeri standart sapmasında yer alan ve üstün zeka olarak kabul edilen yüzde 0.1’i yaklaşık 300.000 kişidir. ABD tarafından kabul edilen ülkelerinin en zeki insanları ki, sadece Çin ve Hindistan toplam nüfusu 3 milyar kabul edilirse, üstün zekalı yüzde 0.1 ‘i 3 milyon kişi içinden ABD üniversiteleri kriterlerine dayalı sıralama sonrası seçilen bu 900.000 kişi yaklaşık ABD aynı grubun üç katı olarak ortaya çıkmaktadır. Yani ABD şu andaki nüfusunu 3 katı daha ilave edilse bu kadar sayıda teknolojik ve yenilikçi ürün ortaya koyabilecek böyle bir gruba sahip olabilecektir. ABD’ye gelip burada yerleşen ve çoğunluğu belirli süre sonunda ABD vatandaşı olarak ülkede yerleşen bu grubun zeka seviyesi tüm nüfusun IQ ortalamasını yukarı çekerken. bu beyin göçünü veren ülkelerin toplam IQ ortalaması düşmekte, üniversite mezunu ve hatta okuma yazma oranı düşük bu ülkelerdeki araştırmalar, buluşlar ve hatta eğitim seviyesini de düşürmektedir. Diğer taraftan ABD’ye kaptırılan bu beyin göçü sadece gelişmekte olan ülkelerle sınırlı kalmamakta gelişmiş ülkelerden de pek çok kişi çeşitli nedenlerle ABD’ye yerleşmektedir. Bu şekilde, ABD katma değeri çok yüksek olan yenilikçi ve teknolojik ürünlerden daha da fazla üretir hale gelmektedir. Bu bir çığ etkisi şeklinde giderek artmaktadır. Bu rakamlara yine kendi finansal kaynakları ile ABD’ye okumaya ya da iş kurmaya gelenlerin oluşturduğu müteşebbis ve genelde zengin ve memleketlerindeki üst düzey kişilerin kattığı, girişimcilik zekası ve bağlantılar, buraya aktardıkları ve bıraktıkları sermaye de eklenince ibre iyice ABD’den tarafa dönmekte.

Yıllar içerisinde bu döngüden yeterince faydalanan USA’de önemli büyüklükte ve milyonlarca araştırmacıyı finanse edebilecek sermaye birikimi, dünyanın en ünlü ve bilimsel açıdan etkin üniversitelerindeki projeler de bu zincire eklenince, kaçınılmaz olarak ABD dünyanın “number-one” ülkesi olarak varlığını sürdürmekte ve bu saadet zinciri kırılmadıkça ki yakın gelecekte mümkün görünmüyor, sürdürecektir… Reading-MA, 24Nisan 2016

Notlar:
1 Vernon’un  Ürün Yaşam Evreleri Kuramı: Kuram konuyu zaman ekseninde açıklamaya çalıştığı için dinamik bir yapıdadır ve ürünlerin yaşam devrelerinin işleyişi bakımından ülkeleri en gelişmiş ülke konumundaki Amerika Birleşik Devletleri (başlangıç / ilk üretim ülkesi), diğer gelişmiş ülkeler ve daha az gelişmiş ülkelerin biçiminde sıralamaktadır. Diğer bir ifadeyle ele alınan ürünün üretimine ABD’de başlanacağını ve zaman içinde üretimin daha az gelişmişlik düzeyindeki diğer ülkelere kaydırılacağını; DDY hareketlerinin böylelikle ortaya çıkacağını savlamaktadır. Dolayısıyla, yeni bir ürün ABD’de az miktarda ve iç pazara üretilir, üretimi ufak çaptadır, ürün gittikçe geliştirilir. Üretim ihracata değil, iç talebe yöneliktir. Bu arada çok pahalı ve öncüdür. Gelişmiş ülkelere biraz, az gelişmişlere de çok daha az ihraç edilebilir. Daha sonra diğer gelişmiş ülkeler de bu ürün lisansını alarak üretime girer. Az gelişmiş ülkeler bu kez ABD yanında bu gelişmiş ülkelerden de ithalata başlar. Yenilikçi firma; daha karlı bulduğundan, içte ve dışta yeni teknolojinin lisansını satmaya başlar. Daha sonra, yüksek maliyetli Ar-Ge gerektirmediğinden ve zaten az gelişmiş ülkeler bu konuda zayıf olduklarından faktör maliyetleri düşük ve telif haklarının da yasalarla fazla korunamadığı az gelişmiş (taklitçi) ülkelere kayar. Yenilikçi ülkede üretim sürer; ancak ihracat artış hızı yavaşlar. Çünkü taklitçi ülkeler düşük fiyatla ihracat piyasalarını ele geçirmeye başlamıştır. Yenilikçi ülkede üretim sürerken, ihracat azalmaya başlar. Taklitçi ülkelerde üretim hızlanır, ihracat gittikçe artar. Sonunda yenilikçi ülkenin iç talebi, yerli üretim yerine ithalatla karşılanmaya başlar. İç üretim hızla düşer. Artık teknoloji bütün dünyaya yayılmıştır. Teknoloji bütün ülkeler tarafından kullanılır hale gelmiştir. ABD ve diğer gelişmiş ülkeler başka alanlarda yine yenilik peşinde koşmaya, yeni mallar bulup üretmeye ve bunların ilk ihracatçısı olmaya devam eder. Özetle, ürünü ilk çıkaran, genelde ABD, bir birim maliyetle ürettiği malı yüz birime satarken, bu evrelerin sonunda taklitçi ülkeler belki bir birim maliyetle ürettiği bu malı belki bir-buçuk birime satabilir (Yardibi C., .Mobilya Sektöründe Uluslararasılaşma ve Rekabet Stratejileri: Türkiye Örneği, Yayımlanmış Doktora Tezi, THK Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara., 2016).
2
Hindistanın teknik konularda faaliyetleri organize eden üst bir organizasyon.

3
http://immigrationtounitedstates.org/390-brain-drain.html

 

rekabet üzerine-1

Rekabet, çocukluktan başlamak üzere, okulda, okulu kısa geçen girişimciler için çok daha erken, askerlikte, iş hayatı her anında, zengin olduktan sonra zenginler arasında, emeklilikte kahvede, insan genetik yapısına kodlu ve yine genetiğe bağlı şiddette toplum hayatının vazgeçilmez bir etken, güç, duygu ve uğraştır.

Piyasalarda öncelikle var olma daha sonra ise küreselleşmeyle başa çıkma aracı olarak her yerde geçerli bir olgudur rekabet. Michael Porter stratejiyi şekillendiren rekabet kuvvetlerini işler kitap  ve makalelerinde. Daha sonra bu stratejiler kapsamında pazarlama stratejileri geliştirilir. Pazarlamanın 5P, 6P, 7P gibi pazarlama kuralları ortaya konulur. Teoriler, pratik uygulamalar ve durum çözümlemeleri incelenir okullarda.  Firmalar ise bunlar üzerine gidilerek mevcut ürünlerin satılması ve  kâra ulaşmaya çalışır.

Fakat, ne kadar akademik derin yazılar düşünceler oluşturulsa, firmalar kaç “P” olacaksa bütün kuralları uygulasa, bir çok büyük firma ya el değiştirir ya da iflasını ister. Neden olarak teknik eksiklikler, finansal, ürün, ürün gelişimi, rekabet konuları veya uluslararası krizler gösterilir.  Bana göre firmaların başarısızlığında akademik ve danışman firma uzmanlarının olayla ilgili araştırma raporlarında yer alan detaylardan öte en önemli neden: Büyük laflar içeren stratejilerden, kurallardan, kuvvetlerden çok insan faktörüdür.  Çok lüks AVM’lerde ne kadar güzel bir ortamda hizmet ya da ürün sağlayacaklarını ilan eden firmalardan bazılarına, ihtiyacınız halinde başvurduğunuzda daha kapıdan girerken buzdağına çarpmış transatlantik gibi olursunuz.  Resepsiyonda “Günaydın” demeyen suratı asık firmanın ilk kişisinden başlayarak. Sonra bu kalitesizlik ve sevgisizlik, firmanın epey para harcayarak yaptırmış olduğu İtalyan seramiklere ya da mobilyalardan yansıyarak hizmeti ya da ürünü veren kişiye gelir. İstersen alma ya da istesen başka yere git. Ben senin uşağın mıyım. Zaten burada bin liraya zor çalışıyorum. Bu cümleleri suratından, konuşmasından kolayca algılarsınız, çalışanların.

Satış sonrası şikayet için erişilecek kişiler zaten ya kadroda ya da ortada yoktur. Sözüm ona oluşturulmuş satış sonrası hizmetler servisi, sanki yüzde yüz güven aralığında tam olarak hizmeti, ürünü sağlamış daha da ne istiyorsunuz diyor, yetkili birisine erişebilirseniz. Ya da aynı konuda aynı firmaya yaptığınız dördüncü şikayette bile aynı basma kalıp klişe cümlelerle size geri dönülür. Firmanın ne kadar haklı olduğunu,  beş kuruşunu sizlere yedirmeyecek kararlılıktadır müşteri temsilcisi.

Bir teknoloji mağazası, devasa, yabancı yatırımı ama bizimkiler işletiyor. Otuzbeş liralık bir mikser bozulmuş, tamir için 30 TL istiyor ve değişim yapmıyor. Kaç kere aradık, yok. Halbuki müşteri potansiyeline bakmıyor. Halbuki bu davranış teknoloji mağazası ürün gamından yılda en aşağı onbin TL harcama potansiyeli, kaçırıyor. Ayrıca görüştüğü her kişiye olay naklediliyor, aman, sakına ha! Sonra bir yıl geçmeden bakıyorsun devasa bu teknoloji mağazası satılmış.

Son zamanda moda olan özel hastane, gidiyorsun. Yine ve hâlâ surat girişte başlıyor. Sen hastasın onlara muhtaçsın ya. Randevu saatine uymaya gerek yok, işin ne bekle. Doktor ise burnundan zaten kıl aldırmaz. Hemen MR, ultrason, daha şikayetini dinlemeden. Ya satış kotasını dolduracak ya da bu tetkikler olmadan bir şey yapamayacak şekilde yetişmiş. Çankaya’daki bir meşhur fizik-tedavi merkezine gidiyorum. Doktor hanım şikayeti soruyor, ancak dinlemiyor bile. Önceden ne gibi tedavi almışsın sormuyor. On gün fizik tedavi. Alt katta 18-20 yaşında çocuklar ve 300-500 dolarlık makineler sırtına konulup odada bu makinelerle tedavi olduğunu iddia ediliyor. Herhangi bir kriter yok, ne kadar akım verilecek, kaç şiddetinde ve nereye uygulanacak.

Her alanda ilk adım attığında karşılaştığın çalışandan, satış temsilcisine, satış sonrasına, müdürüne, herkes “işimden nefret ediyorum”, “beni uğraştıran müşteriden nefret ediyorum” diye bağırıyor.

Bu durumda, maalesef ülkemizde, Porter’ın Teorileri, önerileri, belirlemeleri pek bir yarar sağlamıyor küreselleşen dünyada, ya da pazarlama kuralları bir işe yaramıyor deniyor. Değil halbuki. Olay çok basit aslında. Müşteri ile temasta olan herkes örneğin Amerika’da gördüğüm seksen yaşında tezgahtarın yaklaşımı ile ve yaptığı işten gurur duyarak, insanlara saygı duyarak en önemlisi bu işten ekmek yediğini göz önünde bulundurarak, genel ortamdaki memnuniyetsiz ve mutsuz yaşamdan ayrı bir yaklaşımla bulunması sağlansa, bence sorunun temeli sağlam bir şekilde çözümlenir, ondan sonra üzerine, kural, teori, strateji, eylem planı, vizyon, misyon katları çıkılabilir.
Yok içmeye bir şişe bile ayran
Nene gerek senin taht-ı revan…Cem Karaca – Raptiye Rap Rap.

Reading, 05 Nis 16

Kurumsallaş(a)mama

Dünya üzerinde gelişen olaylar, teknoloji, fikirler ülkemizde hep izlenir ve önce bir iki noktada konuşulur, itirazlar gelir, sonra birden olayın içine girilir, bu konuda olması gerekenden ileri gidilir, ancak bu ileri gidiş teknik anlamda değil, israf anlamında, abartma kapsamında olur. Bazen ise en önemli safhalar atlanır, bir ileri safhadan işe başlanır.
Okumaya devam et “Kurumsallaş(a)mama”