En bi son Eğitim Kararı

Mahallemizde, biraz uzakta, başka şehirlerde, sürekli çevre, yollar, kaldırımlar, coğrafya değişir, değiştirilir; genelde keserek, delerek, yıkarak, plansız, programsız, koordinesiz. Önce yol yapılır, asfalt cillop gibi denilen cinsten. Hemen sonra su için yolu delerler epey bi uğraşarak; o kapatır, doğalgazcı gelir deler; o gider yandaki arsaya tekrar su, elektrik, doğalgaz, internet çekimi için yol kesilir enlemesine ve çukur olur oralar yamanana kadar… Bu nedenle, örneğin GPS sistemi ile bir noktadan diğer bir noktaya varmak isterseniz, bazen çıkmaz sokaklara, kapatılmış yollara çıkar, çukurlara düşebilirsiniz. 2020’den sonra devreye girmesi planlanan şoförsüz arabaların, insandan çok daha güvenli ve daha az riskli olarak lanse edilmelerine karşın bizim buralarda pek uygulanma imkanı olamayacak gibi.

Yollar böyle olunca eğitim farklı mı olacak sanki: O da değişir her sene, her dönem, OKS, SBS, TEOG… Sonu gelmez, daha birinin bilimsel olarak ölçümü değerlendirmesi yapılamadan hooop bir diğeri. Sürüklenir öğrenciler ve veliler bir sistemden diğerine, pek düşünmeden anlamadan ne olduğunu, ne olacağını. Rehberler zaten deneyimsiz ve asgari ücretli gençler, daha hiçbir sistemi öğrenmeden akıl vermeye kalkarlar bilmeden. Bu nedenle çok basit olarak sıralama ile yerleştirilen tüm bu sistemlerde hâlâ geçen senenin puanlarına göre okul seçimi yaparlar, bilinçsizce. Herkes en meşhur puanı en yüksek okula girsin ister evladını, sanki bu okullardan mezun olunca en iyi üniversiteler gireceğini düşünerek mahdumunun, kerimesinin. Bu okuldan mezun olanlar kesin şu üniversiteye girer, şu okula kalırsa çocuğum istediği bölüme giremez gibi rasyonellikten uzak kulaktan dolma ve moda bilgilerle çocuğunu en uzak noktadaki, bazen başka şehirdeki okula gönderir.

Halbuki, biraz düşünse, inceleme yapsa, sorsa A-okulunun aslında B-okulundan hiç bir farkı olmadığını görecektir, bir kaç istisna hariç. Neden? Yine hedef alınan ve sürekli değişen üniversite giriş sınavında yüksek puan almakla mezun olunan lisenin bir korrelasyonu yoktur. Evet istatistik olarak A-okuludan mezun kişi  ile üniversite giriş başarısı arasında bir ilişki var gibidir. Ancak istatistik teknikleri buradaki üçkağıdı göremez. Bu istatistiki yöntemleri geliştiren yabancılar bilemezler bizim ne gibi manipülasyonlar yapacağımızı. Halbuki öğrencidir okul kazanan, yüksek puan alan, okul değil: İlkokul sonrası kurulan sistemle seçilen öğrenciler bu adı çıkan okulları tercih ederek ve giderek daha ince elenerek uzak yakın demeden, buraların puanını habire yükseltir. Buralara giren ve istatsitiki olarak 2-3-4… sigma seviyesinde zekâ sahibi çocuklar, yine bu zeka ve çalışkanlıkları sayesinde üniversite sınavında ilk bilmem kaçı oluşturunca, okul başarılı gösterilir. Halbuki yoktur A-okulunun öğretmeni ile B-okulununkinin.

Bu rakamlarla kafası iyice karışan veli, zaten fazla okuma ve inceleme alışkanlığı olmadığından ve de Onur Caymaz bir kitabında belirttiği gibi “Entellektüelinden otobüs şoförüne dek herkes sonsuz özgüvenle yaşıyor artık. Ülkemde yaşadığım kırk yılın hiçbirinde bunca özgüven patlamasına tanık olmamıştım. Bunun sebebi gittikçe cahillik batağına saplanmamız sanırım. Zira bilmeyenlerin tüm bildiklerinden emin olduğunu; bilenlerin de hiçbir bilgisinden emin olmadığını biliyoruz” bir ortamda uyar akıntıya ve çocuğunu en yüksek puanlı bir okula verebilmek için her türlü cambazlığı yapar. Birinci tercih, ikinci tercih, üçüncü tercih diye uydurulan sistem(!) sayesinde okullar başladıktan sonra bile çocuğunu bir okuldan diğerine transfer ettirmeye uğraşır.

Burada ortaya çıkan sorunlardan en önemli iki tanesi, seviye ve mesafedir. Seviye için hazırda yaşanmış bir örneğim var: Bir akrabamızın çocuğu otuz küsur binli sıralarda o zamanki lise seçme sınavından puan alır. Normal olarak evine yakın bir okulda dördüncü sırada bir okula kayıt olur. Kısa süre sonra bununla yetinmeyen ebeveyn üçüncü tercih sonrasında çok daha yüksek puanla girilebilen meşhur bir okulda kalan son kontenjanı yakalar. Ancak bu okuldaki en düşük öğrenci sırası onbinden düşük olduğundan öğrencimiz seviye olarak en son sıraya düşmesinden öte, bir önceki akranından epey fark yemiştir. Bu kötüleme anlamında değil, ancak bu sistemde hayatta kalabilmek için kurulan kriterlere göre, rakipleri ile başetmesi mümkün değil. Bir süre sonra ayak uyduramayınca her türlü kompleks ile hem psikolojik açıdan rahatsız olur hem de başarı puanları düşer. Ayrıca bu okul öncekine göre uzakta olduğundan bir de serviste harcanan zaman ve verilen para da bonus kalır.

Okul servisleri, bence, en riskli, zaman yeme canavarı ve masraflı bir yöntem. Her gün haberlerde rastladığımız servisler, kaza olmadığı zamanlarda bile trafikte kahramanca kullanan sürücüleri ile tanınır. En dikkatli, kurallara uygun seyir etmesi beklenen bu servisler benim gözümde en sevdiklerimizi teslim etmek için belki de en son tercih olmalı. Burada da fazla düşünmeyen ve en kısa yoldan çözümü gören ebeveynlerin sözde en sevdiklerini bu araçlara teslim etmeleri bana çok garip geliyor.

En bi son açıklanan ve henüz tam olarak bilinmeyen ve ileride tekrar değişme olasılığı yüksek olan durumda bu sakıncalar ortadan kalkacak gibi. Rasyonel bir düşünce eseri mi yoksa deneme yanılma yöntemi mi bilinmez, bence bu yerleştirme metodu ile bir çok sakıncalar ortadan kaldırılmış olacaktır: Öncelikle, en yakın okula giden çocuk(lar) özellikle büyük şehirlerde çok büyük kazanımlar sağlayacaktır:

  • Günde 1-2 saat belki de daha fazla trafikten kazanç sağlayacak çocuklar, bu zamanlarda spor, müzik gibi uğraşlara vakit harcayabilecekler.
  • Veliler çocuğum okula vardı mı, ya da okuldan hâlâ dönmedi sendromundan kurtulmuş olacaklar.
  • Kaza riskleri azalacaktır,
  • Yarış arabalarına taş çıkartan ve hiç bir kural tanımayan servis denilen ucube sistem ortadan kalkmasa bile hizaya gelecek,
  • Ebeveynler ekonomik olarak önemli kazanç sağlayacaklar,
  • Şehir trafiği önemli rahatlama sağlayacaktır. “Tatilde trafik rahatladı, okullar açılıyor, eyvah trafiğe dikkat” gibi atılan başlıklardan bunu rahatça görebiliriz.
  • Okulların başarı grafikleri birbirine yaklaşacaktır. Böylece sözde çok başarılı bazı okullar kendine gelecek, başarısızlık nedeniyle motivasyonu bozulan okullar kendine gelecek ve toplamda standart sapması çık genişleyen sistemde herkes kazanacaktır,
  • Lokal okullar da değer kazanacak, böylece okul mezuniyetine göre bir sınıflandırma azalacak, çocukların özgüvenleri daha fazla sağlanacaktır.
  • Üç-dört harfli kodlu ve sürekli değişen sınavlara hazırlık için daha ana karnında gideceği hiçbir işe yaramayan fakat ekonomik, sosyal, zaman ve eğitim açısından felaket zararlara neden olan hazırlık kursları saçmalığına da gerek kalmayabilecek. Böylece 7/24 fasılasız ve fakat hasılasız eğitime gönderdiğimizi zannettiğimiz çocuklar çok daha iyi yetişebilecek: Kendini derslerine vererek, spor yaparak, müzik dinleyerek, okula ilave tekrar yollarda vakit harcamadan kâr ederek,
  • Bu kurslara harcanan ve toplamda dünyanın en iyi üniversitelerinde okutmaya bile yetişecek bir meblağa ulaşan paralar çok daha faydalı yerlere aktarılabilecek, (Bir arkadaşımın çocuğu hesaplamış: İlkokuldan itibaren özel okul+kurslara harcadığı para 500 bin TL’yi geçmiş. Eğer bunu yatırımda değerlendirmiş olsa çok daha yukarı çıkacak bu para ile dünyanın ilk 100’ünde bir üniversite okul aidatı ve yaşama olarak 4 yıl yetebilecek bir tutar.)

Üniversiteler için de durum benzer: En iyi, en yüksek puan alan öğrenciyi alan üniversite kendini bir şey zannediyor. Halbuki dünya ile kıyaslayınca bunların çok azı istisna pek de bir başarısı yok. Belki sadece yurtdışı yüksek lisans, doktora için yıllar içinde tanınmış, bilinen bir kaç üniversitelerden kabul oranları yüksek olması burada düşünülebilir. Ancak bir yaygınlık sağlansa belki, yurtdışında bilinen üniversite sayısı da artar. Ayrıca genelde İstanbul, Ankara’ya yüklenen öğrenciler kendi memleketlerinde kalarak hem ekonomik açıdan ailelerine yük olmazlar hem de daha güvenli, emniyetli ve daha rahat şartlarda, çok daha fazla zaman kazanmış olarak okuyabilirler… Ankara, 4 Ekim 2017

Akademik Deneyim

2017 yılına girerken  hedefler listesinde durum şu şekilde idi:

Hedefler

-60+   yaş   : Üniversite Ders verme
-61-65 yaş :Olimpik Triathlon
-70 yaş      :  Maraton Devam…
-80 yaş      :  Yarı-Maraton
– …. yaş      : Hatıraları bir kitapta derlemek
-…… yaş      :  Dahası var

Gerçekleştirilenler

√ 60 yaş: Ph.D. İşletme,
√ 60 Yaş: İlk Maraton; 3h:46m
√ 58 yaş: Uzun mesafe koşu başlama
√ 48 yaş:  3 yıl süre ile ud dersleri
√ 40 yaş:  Özel sektör başlangıcı.
√ 37 yaş:  MBA

Bu hedeflerden en yakın olan “Üniversitede Ders Verme” olayı da 2017 yılı ilk yarısında erişilen bir olay olarak gerçekleşti. Her ne kadar Ankara’da bir üniversitede ders verme benim için daha uygun olsa da, yerleşik düzen açısından, gerek Ankara’nın bu konuda çorak olması ve gerekse buralara talebin fazla olması nedeniyle bu hedef İstanbul’da gerçekleşmiş oldu.

İstanbul Gelişim Üniversitesi Avcılar’da standart “Third-Tier” bir vakıf üniversitesi. Öğrenci sayısı açısından vakıf üniversiteleri arasında ilklerde, fakat gerek öğrenci başarı sıraları gerekse öğretim üyesi yerleşikliği açısından klasına uygun bir düzeyde. Ancak gerek mevcut akademik kadro gerekse yönetimdeki gençler iyi niyetli, gayretli ve güler yüzlü geldi bana.

Ekim 2016 girdiğim YDS-İngilizce sınavından aldığım yüksek not sayesinde İngilizce İşletme Bölümünde Yrd. Doç.Dr. olarak 61 yaşımda akademik hayata adım atmış oldum. Bir masa, bir laptop ile altı kişilik bir ofis odasında göreve başladım. Ve aynı gün, 6 Şubat 2017, ilk dersime girdim: “Business Administration”. Ancak daha ilk günden buralarda yerleşik garip alışkanlıkları da görmeye başladım. Meğerse ilk dersler, vize ve final öncesi ve sonrası haftaların dersleri ve daha bir çok olaya bağlı günlerde öğrenciler derslere girmezmiş 🙁 . İlk derste sınıfta sadece 3 kişi vardı, 31 kişilik listeden ve bu 3 kişiden 2 ‘si beni hiç yalnız bırakmadan 14 hafta “full” devam etti. Yine ilk günden öğrendiğim diğer bir konu da İngilizce ders verirsem kimsenin takip edemeyecek düzeyde İngilizce seviyesine sahip olduğu idi. Bunun sıkıntısını ve sonuçlarını daha sonra bizzat yaşadım. Öğleden sonraki derste de benzer bir tablo hakimdi. Ancak burada iyi haber dersin Türkçe olması ve herkesin Türkçe bilmesi idi.

Belki bu alanda çömez olmuş olmam fakat çok farklı alanlarda çalışma deneyimliyim diye bana 4 farklı fakülte-enstitüde 6 ders yazmışlardı (Buna sonradan bir ilave daha yapıldı). Toplamda haftada 7 ders ve 22 saat  işe doğrusu derse koyuldum. Bu da ayrı kulvarda bir maratondu benim için, dile kolay nerede ise 26 hafta (maraton 26 mil olması da bir tesadüf.) Anladım ki maraton koşmak bunun yanında çok kolay. Haftalık egzersiz yap, hazırlan, son günlerde yiyeceğine, içeceğine dikkat et ve koş, kendin, kimseye bağlı değilsin. Fakat burada her ders farklı bakışlar, anlamsız, anlamasız, ilgisiz.

Yıllar boyu kazanılan deneyim ve biraz da sabır hedeflenen bu maratonu da başarı ile tamamlamayı sağladı, bana. Nihayet Haziran ayı geldiğinde dersler bitmiş, sadece final ve ardından bütünleme sınavları kalmıştı.

İlk akademik deneyimin başarılı geçtiğini gösteren emareler ve geri beslemeleri almak mutluluk verici idi: Dekan hocanın gelecek yıl için kalmamda ısrar etmesi, öğrencilerimden “Hocam, Allah razı olsun sayende matematik öğrendik”, “İyi ki sizi tanımışım” gibi belki de herkese söylenen beylik laflar olsa da insan egosunu okşayan olgular…

“Meglio tardi che mai” kapsamında geç de olsa üniversitede ders verebilmiş, akademik bir unvan kazanarak “hocam” olarak anılmıştım. Listede bir maddeye daha çizik... Ankara, 30 Haziran 2017

önceki yazı–>SAHİP OLUNAN BEDEN… ya da –>Ana Sayfa

Kuru Üzüm Habbeleri ve Akademisyenlik

Başlığa bakınca benim bile “ne alaka” diyesim geliyor. Kuru üzüm, üzümün kurusudur ve kuruyemiş olarak kabul edilmese de onun gibi çiğ tüketildiği gibi, üzüm hoşafı olarak ya da üzümlü keklerde de kullanılır. Rengine göre sarı ve siyah olmak üzere iki temel gruba ayrılır. Akademisyenlik ise ekşisözlük bulduğum Türkiye’de icra edilişi tam da “her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır” düsturuna uygun yapılan iş (yoktur bir tanımı, asgari müştereği)  tanımına uyan bir kavram.

Altmış yaş hedeflerinde yer alan doktora konusunu hallettikten sonra, normal olarak belki bu yaşta bilgi ve deneyim birikimini aktarabilirim fazla iddialı olmayan bir okulda, hem de bir meşguliyet olur diye düşündüm. Bu kapsamda doktora yaptığım THKÜ ilanı üzerine akademisyen olmak üzere başvurdum. Sağ olsunlar son olaylar nedeniyle üç kişilik boş yer var diye çıkılan ilana iki kişi başvurduğumuzdan ve çok acil ihtiyaçları olduğundan yaşa-başa bakmadan tamam dediler, niteliklerin uygun. Bu arada okulda öğretim dili İngilizce olarak belirtildiğinden YDS veya eşdeğeri belirli bir puan isteniyor. Bunu önceden bildiğimden 1991 yılı KPDS aldığım yeterli puan geçersiz olur diye Eylül 2016 YDS sınavına da girmiştim. Kabul görebilmem için 22 Eylül’de açıklanacağı belirtilen sınav sonucunu elden götürmeyi planlıyordum. ancak ÖSYM sonuç açıklama sistemine girdiğimden “Sınav kurallarına uymadığınız için sınavınız geçersiz sayılmıştır” ibaresi ile karşılaştım. Her şeyde bir hayır vardır dedim ve ÖSYM ‘ye itiraz dilekçesi verdim.  Bir yanıt gelmedi tabi doğal olarak; ancak çağrı merkezinde belirli bir sürede sistemden atan sisteme uyabilmek adına 3-5 arayış sonrası oradaki bir gencin ağzından zorlukla alabildiğim “videoda izlenmişsiniz, yiyecek getirdiğinizden iptal olmuştur” cümlesi üzerine ayıldım. Evet gerçekten de öyle olmuştu: Sınava girerken yaşımız gereği arada destek olur diye biraz kuruüzüm ve çikolata getirmiştim. Sınav gözetmeni bunlarla sınava giremeyeceğimi ancak şeker sorunu varsa 10 adet kuruüzüm alabileceğimi söyledi. Benim de bir önceki kan testinde genelde yanlış ölçtüklerini bildiğimden önem vermediğim şekerim biraz fazla çıktığından tamam dedim. Gözetmen sınıfa ilan ederek “bu yaşlı amcanıza 10 adet kuruüzüm izni verdim ” dedi. Ben de gayet rahat 180 dakika sınav süresince bu 10 adet kuruüzümü arada ağzıma atmıştım.

Bu arada üniversiteden evrakınız eksik diye başvurumu kabul etmediklerini belirttiler. Bunun üzerine Lao Tzu Felsefesi  tesellisi ile  “hayırlısı” dedim arayan görevliye. Fakat bu arada bu 10 kuruüzüm habbesini olayını öğrendim ya, bir daha gideyim dedim ÖSYM’ye. Gitmeden önce de bir arkadaştan tanıdığı olup olmadığını sordum; çünkü önceki itirazda ÖSYM kapı-duvar, müracaatta bırakıyorsun dilekçeyi sonra sen sağ ben selamet. Neyse bir tanıdık bulduk, konuşurken benim eski KPDS girdi araya. YÖK ‘te çalışan ve bu düzenlemeleri hazırlayan yetkili üniversite öğretim üyeliği için KPDS-ÜDS-YDS zaman aşımı olamayacağını ve benim yeterli puana sahip olan KPDS’min geçerli olacağını belirtti (Bu arada bunu bilen bir üniversite yetkilisi de yok gibi). Hemen THKÜ’ne gidip ilgililere durumu ilettim ve KPDS belgemi sundum. Bir tanesi ben on yıldır bu işle uğraşıyorum böyle değil dedi. Konu ile görevli bir yetkili ise ben biliyordum zaten dedi ve belgemi aldı, gerekli girişimleri yapıp muhtemelen olumlu olarak geri döneceğini belirtti ve tabi dönmedi. Bu arada 60 yıl tecrübesi ile şunu belirtmek isterim Türkiye’de “size geri döneriz” lafı ile “üzerine soğuk su iç” lafının eşdeğer olduğu binlerce kez duymama rağmen  bu vesile ile bir kere daha yaşamış oldum.

Lao Tzu “Kral ve At Hikayesi” nasihatını bir kez daha okudum: “Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının.” Bunda da bir hayır vardır diyerek…ve kuruüzümün bunca sayılan yararları arasında bir de zararını  yaşamış oldum. Ankara, 07 Ekim 2016

Not: Bugün, 15 Ekim 2016, girdiğim e-YDS sınavından 91.25/100 almışım; Hayırlısı…

Nostalji

Her zaman bahçe işi ile uğraşan Amerikalı komşumlarımızı “grand-tuvalet” görünce merakla sordum “bu ne hal?” diye; “torunumuzun anaokul mezuniyet töreni vardı” diye yanıt aldım. Sonra yakındaki bir ilkokula (Barrow Elementary) , orta ve liseye (Parker School) vereceklerini söylediler; yani sonraki oniki sene hangi okula gideceği belli. “Zaten” dedi büyükanne “babası da aynı okullara gitmişti, ben de aynı okuldan mezunum”. Yaş yetmiş, okulu, çocukluğundan beri oturduğu evi, evinin önündeki ulu ağacı, yolu, çevre hep aynı. Senin baban da mı bu okula gitti diye sormadım artık. Amerikanın tarihi nedir ki, 1600 yıllarına ancak gider deriz, bizim binlerce yıllık tarihimizden dem vurarak mesnetsiz sohbetlerimizde. Ancak burada o kadar çok ev tarihi olarak işaretlenmiş ki. Hepsinin duvarında da inşa tarihleri yazıyor; 1600, 1700’lü yıllı. En çok da bir tek dalının kesilmesi bile yasak olan yüzyıllık ağaçlar, sanırım nesillerin hatıralarını saklıyorlardır ulu gövdelerinde. Bizde 15-20 yıllık evler eski kabul edilirken, burada satılık evlerin çoğu 50 yaşından fazla, belki biraz restore edilmiş o kadar.

Birden gerilere döndüm, binlerce yıllık tarihe sahip ülkemize; Karabük’te gittiğim ilk ve ortaokulum yıkılmış, yerinde yeller bile esemiyor; çünkü üzeri asfalt ve arabalarla dolmuş, Atatürk İlkokulu ve Merkez Ortaokulunun. Karabük. Anadolu’nun pek de büyük olmayan bir şehri, ne kadar sanayileşmiş olsa da, sanki başka yer yok araba yolu geçecek üzerinden. İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerdeki durum çok daha büyük çaplı; ne okul ne ev, ne tarihi bir eser kalmış. Kalanlar da kale duvarlarından kat kat yüksek sevimsiz, zevksiz birbirinin aynı apartmanlar arasında kaybolmuş. Sonradan gittiğim tarihi Deniz Lisesi, Harp Okulunun yerine taşınmış, Harp Okulu da Tuzla’ya kaymış. Allah’tan binalar duruyor diyecektim, ancak en son görenler buraların içler acısı halinden bahsediyorlar; bakımsızlık, ilave gecekondu binalar nostalji duyulacak bir görünüm bırakmamış yerine hüzün ve hayal kırıklığından başka. 

Sadece binalar mı? Sistem diye bir şey kalmamış, her yıl değişen ve bilime, medeniyete, gelişmişliğe karşı kılıç çekmiş bir karmaşa. Çocukların bir yıl bile sonrasında hangi okula hangi sistemle gideceği belli değil, bu kadar emek, stres ve harcamaya karşın. Mantar gibi biten özel okullar, vakıf ( 😛 ) üniversiteleri, yılların emeği ve verdikleri binlerce öğrenci deneyimi üzerine bina edilmiş meşhur ya da daha az meşhur okulların temelleri üzerine çörekleniyor, içleri boşaltılmış sadece beton ve çelik biraz da yabancı mobilya, elektronik materyal ve fayanslarla. Sadece yabancı okullar biraz kalabiliyor: Robert Koleji , Üsküdar Amerikan Koleji , Alman Lisesi, Georg Avusturya Lisesi, St. Joseph Fransız Lisesi, Notre Dame De Sion Fransız Lisesi, İtalyan Lisesi, Saint Benoit Fransız Lisesi, Saint Michel Fransız Lisesi, Galileo Galilei İtalyan Lisesi gibi.

Sadece okullar mı? Çocukluğumuzun geçtiği ev, sokak, top sahaları, sinemalar; hepsini yıktılar, yıkıp yaptıklarını tekrar yıkıyorlar sadece para için. Ankara’da, İstanbul’da adı Bahçelievler olan semtler, gerçekten duvarlarından güller fışkıran evlerle dolu idi, daha 30-40 sene öncesinde bile. Ankara’dakiler yine yıkılıp dört katlı yapılıyor etraflarında göstermelik bahçeye benzetilen alanlar ile. İstanbul tam bir felaket; evler yan yana dizilirken gökyüzü sadece iki yandaki apartman duvarından dolayı kafamızı doksan derece yukarı kaldırınca görülebilir halde. Gidilebilecek kamu bahçe ve parkları ise sadece cep şeklinde ve yine “…mış gibi”.

Çocuklarımıza göstermek için bile mostralık en ufak bir kalıntı bırakılmamış. Halbuki gelişmiş ülkelerde hala Orrtaçağ’daki yapılar ve mimarisi ile çivi çakılmadan kalan binalar, bahçeler, ağaçlar ile dolu ve bunlar bir nevi kutsal emanetler gibi korunuyorlar. Geçmişinden bu kadar kısa sürede bu kadar kopuk hale getirebilmek bir memleketi, tümüyle sadece bizim kültüre mahsus olsa gerek. Bu konuda da gıpta ettim Amerikan komşulara…Reading, 14 Haziran 2016.

All’s well that ends well

cüppeTez Savunma Jürisi(soldan): Yrd. Doç.Dr. İsmail Birer,.Prof. Dr. Nejat Basım, Dr. Cengiz Yardibi, Doç. Dr. Emin Akçaoğlu, Yrd. Doç. Dr.Adnan Güzel, Yrd. doç. Dr.Abdullah S. Karaman; 15 Ocak 2016; THKÜ

Shakespeare’in yazdığı bir oyun adı. Ancak bu oyun yazılmadan  önce de bilinen bir deyim. Anlamı sonu güzel, iyi biten her olay güzeldir, iyidir, süreç içinde pek çok sorunla karşılaşılmış olsa bile. 2013 yılı Mart ayı, THKÜ İşletme Fakültesi Dekanı Doç. Dr. Emin Akçaoğlu’nu (sonrasında kendisi ile önce hemşehri çıktığım, eğitim süresince hocam, danışmanım, tez bitiminde de arkadaş olduğum) üniversitenin web sitesindeki telefon rehberinden tesadüfen seçerek aramam sonrası başlayan PhD serüveni ilk kilometre taşı  Okumaya devam et “All’s well that ends well”

60 sonrası biraz istatistik

Örneklem Büyüklüğünün Belirlenmesi- Sample Size Calculation
Copy-writing-statisticsTezim için yaptığım anket “sample size-örneklem büyüklüğü” hesaplanması ve yorumlanması konusunda bir kaç istatistik mezunu genç ile yaptığım görüşme ve web üzerinde yaptığım Türkçe sitelerdeki açıklamalardan tatmin olmayınca kendimi “stattrek” sitesinde buldum. Bizim sitelerde gerek tercüme hatası gerek formüllerde verilen sembollerin açıklamalarda farklı olarak kopyalanmış olması ya da aktarma sorunu nedeniyle sağlıklı bir bilgi elde edilmesi olanaksız gibi geldi. Üstelik akademik düzeyde ve akademik unvanlarla yayınlanan bu notlar o kadar baştan savmaki…İşte benim derlediklerim: Okumaya devam et “60 sonrası biraz istatistik”

PhD

2013 Yılında, 58 yaşımda iken Doç. Dr. Emin AKÇAOĞLU, o zaman THKÜ İşletme Fakültesi Dekanı, teşviki ile, sıkıntılı bir dönemde gözümü kapayıp girdiğim doktora programında dersler ve Qual sonrası taslak tezimi de tamamlayarak danışmanıma sundum. Artık Tez Savunması ve 60 yaşında diploma gününü bekliyorum.

Tez konusu özel bir alan, mobilya sektörü: “Mobilya Sektöründe Uluslararasılaşma ve Rekabet Stratejileri: Türkiye Örneği”.